29 Kasım 2010 Pazartesi

Fotoğraflardan silinen kahramanlar...

Bülbülün ve karganın ses organları benzer yapıdadır, ama birincisinin çeşit çeşit şakımak için kullandığı bu organları, ikincisi yalnız gagalamak için kullanmaktadır.
                                          –Charles Darwin


Şöyle yazar Oscar Wilde: “Acıya duyulan sempati elbette var olacaktır. O, insanın ilk dürtülerinden biridir. Birey hayvanlar, tabir caizse daha yüksek hayvanlar bu duyguyu bizimle paylaşırlar.

Fakat şunu unutmamalı ki, sevinci paylaşmak dünyadaki sevincin toplamını yoğunlaştırırken, acıya yerinmek acının miktarını gerçekten azaltmaz. İnsanın kötülüğe daha iyi göğüs germesini sağlayabilir, ama kötülük ortadan kalkmaz. Vereme yerinmek veremi ortadan kaldırmaz; bunu Bilim yapar.”

***

En büyük amacın, evrensel temel yasalara ulaşmak olduğunu ve bu yasalara giden mantıksal yolların olmadığını söyler Albert Einstein. Ona göre, onlara yalnızca sezgiyle, deneyimin sempatik kavranışı ile varılabilir.

Hayatın içinde söylediğimiz her söz, her davranış, oturup seyrettiğimiz her oyun bize aklımızın, sezgilerimizin yeterliliği konusunda apaçık veriler sunar durur. Kâh dururken, kâh düşünürken tüm çizelgeler yanılgılarımızda ya da doğru tahminlerimizde yanıp yanıp sönerler. Kime ne söylediğimizi duymaya başlarız sessizce. Geçmiş denilen takvimden kopmuş zaman birimine kötü bir benzetmeyle bakmayı öğreniriz, acımasızca uzak durur, doğrularımızla baş başa kalmanın acısını çekeriz. Kime ne söylediğimizi hatırlamak bile istemeyiz.

Bazı toplumsal değerlerin kitlelerin beğenileriyle yeniden düzenlenir görünmesinden ürkmenin altında yatan neden de budur. Anlatamamak değildir bu, tam tersine her şeyi mükemmel düşünmektir. Kimsenin yanınızda olmamasına da üzülmenizin çabuk atlatılabilir olmasına da pek şaşırmamak gerekir.

Eğer tarihteki fotoğraflarda yer alan kişileri silmeye çalışan birine hayranlık duyanlara rastlarsanız, ne düşündüğünüz hiç önemli değildir artık. O, beklemediğiniz bir yerde duymayı bile hayal edemeyeceğiniz cümleler taşımaktadır kafasında. Comines şöyle der: “Zalim insan hiçbir zaman cesur olmamıştır.”

***

1990’larda, Japoncada “gönüllü olarak aşırı çalışmak” anlamına gelen “karo” sözcüğünden, “aşırı çalışmaktan ölmek” anlamına gelen “karosi” sözcüğü türetilmişti ve kelime kısa sürede İngilizce, Almanca ve Fransızcaya girdi. 1994’te ölü sayısı 32, ertesi yıl da 76 olarak açıklandı. Artık hastalık tescil edilmişti.

***

Theodor W. Adorno’dan: “Kültürlü zevksizler bir sanat yapıtının onlara bir şey “vermesi” gerektiğini düşünürler hep. Radikal yapıtlara artık kızmıyor ve su utanmazca alçakgönüllü mazerete sığınıyorlardır: Anlamıyorum.

Bu tavır, hakikatle son negatif ilişkileri olan muhalifliği bile ortadan kaldırır ve tacizkâr nesne de tatlı bir gülümsemeyle kendi benzerleriyle birlikte kataloglanır: Reddetme veya yeğlenme sorumluluğu bile üstlenilmeden reddedilebilecek veya yeğlenebilecek tüketim mallarıdırlar artık.”

***

Şöyle der Kafka: “İki hasmı var: Birincisi onu ardından, başlangıçtan bastırıyor. İkincisi ise yolun ilerisini kesmiş. Her ikisine karşı da savaş veriyor. Tabii ikincisine karşı savaşında birincisinden destek alıyor, çünkü birincisi onu ileri itmek istiyor. Aynı şekilde birincisiyle olan savaşında, kendisini geriye ittiği için ikincisinden destek alıyor, ama bu yalnızca teorik olarak böyle. Zira ortada yalnızca iki hasım yok, kendisi de var; gerçekten kendi niyetinin ne olduğunu biliyor mu? Yine de savunmasız kaldığı bir anda –ki bu ânın şimdiye dek hiçbir gecenin olmadığı kadar karanlık olması gerekir- kavga hattının dışına sıçramanın ve kavgadan edindiği tecrübeyle hasımların birbirleriyle olan savaşında hakemlik konumuna yükselmenin hayalini kuruyor.”

Hannah Arendt de bu hikâyeyi şöyle yorumluyor; “Bütün basitliği ve kısalığıyla bu hikâyede “düşünce olayı” denebilecek bir zihinsel bir görüngü (fenomen) anlatılır. Sahnede geçmiş ile geleceğin güçlerinin birbirleriyle savaştığı bir savaş alanı vardır; aralarında da ayakları üzerinde durmak için her iki tarafa karşı da mücadele vermek zorunda kalan, Kafka’nın o dediği insan yer alır. Dikkat edilmesi gereken ilk şey sadece geleceğin değil, aynı zamanda geçmişin de bir güç olarak görülmesidir; öte yandan geçmişin yükü, geleceğe doğru ilerlemekte olan insanların sırtlarından atabilecekleri, hatta atmaları gereken bir yük değildir.

Faulkner’in deyişiyle, “geçmiş asla ölü değildir, hatta geçmiş bile değildir.” Üstelik geriye, başlangıç noktasına kadar uzanan bu geçmiş insanı geriye çekmez, ileriye iter ve beklenenin aksine, bizi geriye, geçmişe doğru çeken gelecektir.”

M. Güreli

22 Kasım 2010 Pazartesi

Bir Deniz Kazası

Dalgalar azaldığında, uzaklardaki dağların ardında güneş yavaş yavaş kayboluyor, günün son ışınlarını mavilikler üzerine gönderiyordu. Volt, yıllardır yaşadığı adı sıcak kaya anlamına gelen sahil kasabasında yürüyüşe çıkmıştı. Etrafta sadece denizin sesiyle kuşların cıvıltıları duyuluyordu.

Kumlar arasına gizlenmiş ölü yıldızların yanında bulmuştu o gazeteyi. Sanki bir şeyler anlatmak için oraya bırakılmıştı. İlk sayfada hemen dikkatini çeken bir şey vardı. Çok iyi tanıdığı, yıllardır görmediği, hatta kaybolduğunu duyduğu eski bir arkadaşının gözlerini görmüştü fotoğrafta. Pokim’di bu, sanki ona bakıyor, kendisini görmesi ya da bulması için bir şeyler söylüyordu.

Zamanı tam hatırlamıyordu ama kaybolduğunu duymuştu bir yerlerden Pokim’in. Resimde, arkadaşının yanında üç kişi daha vardı. Haber özensizdi, işini sevmeyen biri tarafından kaleme alınmıştı, fotoğraftaki canlı bakışları öldürmeye çalışıyordu.

Bir yerde, çıktıkları deniz seferinden geri dönemediler, türünden bir ifade vardı. Fazla ayrıntıya yer verilmemişti; bir fırtınadan söz ediliyordu sadece. Bilinen, sıradan bir deniz faciası havasındaydı yazı.

Son fotoğrafları, diye yazılmıştı resmin altında ve imza Philippe’e aitti.

Biraz resme bakınca yanındaki kişilerden birini daha tanıdığını fark etti. Onu, hep kıyıda ufka dalıp giden, şimdiye kadar tek kelime konuşmadıkları bir gölge gibi hatırlıyordu. Ona ve köpeğine her zaman kumsalda uyurlarken rastlamıştı.

Ayrıca resimde bir de eğreti duran, sanki fotoğrafa sonradan monte edilmiş hissi veren şapkalı bir adam vardı.

Eve döndüğünde, gazeteyi masanın üzerine bıraktı, yiyecek bir şeyler hazırlamaya koyuldu. Yemekten sonra fotoğrafı kesti ve bir kartona yapıştırdı. İçinden bir ses Pokim’den şapkalı adama yoğunlaşmasını fısıldıyor, “Hikâyeyi ancak o anlatabilir” diyordu, “çünkü o biliyor...”

Beklemeye başlamıştı, bir ara Pokim’le göz göze geldi. Çaresizdi bakışı, ilk gördüğünden çok farklıydı, üstelik elleri de titriyordu şimdi.

Gözü artık şapkalı adamdaydı Volt’un.

Bütün gece gözlerini ondan ayırmadı ama şapkalı adamdan tek bir söz bile duyamadı, sabaha karşı bitkin bir halde masada uyuyakaldı. Birkaç saat sonra heyecanla açtı gözlerini, yine fotoğrafa bakıyordu. Birden Pokim’in bir şeyler söylemek için öne doğru eğildiğini gördüğünü sandı, yanılmamıştı. Ölü balıkların aryaları eşliğinde gözlerini Volt’a dikmişti:

“Birçok anımızı bana kurduğun tuzakta dibe batarken unuttuğumu görüyorum buradan. Sanki denize açılmamışız da, sahilde bağlı bir teknede bırakılmış, oralarda kalmışız. Şöminenin üzerindeki dört köşe kutuya sıkışmış hastalıklı parmakların boğazıma yapışmış, ne zaman düzeltmek gerekiyor facianın nemli sayfalarını; bu geri dönüşün tanıklarını da sen resmetmedin mi? Bırak önce ben anlatayım her şeyi, sonra yanımdakilerle sen yeniden düzenlersiniz, zaten fırtınada göremediklerin aynanın önünde ve takati kalmamış kanlı yelken bezlerinin sahte lekeleri gibi yüzüne çarpacak bir hızda hareket halindeler.

Bizim ıslak, kumlu ve eski hikâyemizi kim yazacaksa, şapkalı adamı da o konuşturacak ve sen her zamanki gibi hiç utanmadan,’ onun anlatacakları şu anda henüz kurumuş, önemli bir Fransızca gazeteye basılmış bir fotoğraftan çok şey ifade edecek’, diyeceksin...”
M. GÜRELİ

20 Kasım 2010 Cumartesi

Taş bir sözcük düştü parçalandı
Henüz yaşayan göğsümde
Zararı yok, ben zaten hazırdım
Gelirim bunun da üstesinden.
– Anna Ahmatova

Anna Ahmatova, şöyle yazıyordu:

“Ben bizim kadınlarımıza nasıl konuşulması gerektiğini öğrettim, ama onları sessizleştirmenin nasıl olacağını bilmem.”

İşte... yazın hışırdayan sıcak soluğu

Bayram gibi sarıyor pencereyi.

Ben çoktan sezmiştim bu

Aydınlık günü ve boş evi

•••

Hedeflerinin neler olduğunu söyleyen, tarihsel olarak da ispatladığını düşündüğümüz ya da saydığımız nice kişinin gerçekte neleri söylemediklerini ve yenemedikleri korkularının gizli damarlarının sinir uçlarını araştırmak için yola çıkmıştı sanki Boris. Bir görüşe göre de, üniversiteye bu yüzden girmiş, sekiz yılda üç tez hazırlamış, ama hiç kabul görmemişti zavallı Boris. Oysa ölümünden dokuz yıl sonra St. Petersburg’da yayımlanan bir dergide ondan ‘geleceğin habercisi’ diye söz ediliyor ve tezinden geniş bir bölüme yer veriliyordu:

“Bir gün Mozart’ın Sihirli Flüt operasındaki Cehennemin İntikamı Kalbimde Kaynıyor aryasını tekrar tekrar dinleyeceksiniz, o gün yeniden Zhdanov şehri eski adı Mariupol olacak ve Andrei Zhdanov’un heykeli yıkılırken, Shostakovich çalacak meydanda ve bir genç kız, Osip Mandelstam’ın şu dizelerini okuyacak Anna için;

Yenisey’in aktığı geceye götürün beni

Çanların yıldızlara değdiği,

Çünkü benim kanım kurt kanı değil,

Ancak bir benzerim öldürebilir beni.

Andrei, edebiyatı dış etkilerden koruma bahanesiyle en iyi yazarları temizlemeye çalıştığı yıllarda sabahtan akşama kadar elinde bardağıyla dolaşır, Josef’e meyve suyu içiyorum, derdi. Kimseye itimadı olmayan lider Josef ise ona güveniyor görünse de, içkiye düşkünlüğünden dolayı sık sık onu ortadan kaldırmayı düşünürdü.”

•••

Kronolojik olarak tarih sözkonusu olduğunda önde gelen kişilerden biri olmasa da kendi küçük çevresinde sevilen biriydi Cahit Hüsnü Bey. Neden sevildiğini bir gün kendi kendine şöyle açıklamıştı: “Felsefeyle hiç işim olmadığını çok iyi biliyorlardı, sadece tarihleri sıralıyordum onlara, biliyormuş gibi yapmalarına da ses çıkarmıyordum. Bu, eski bir yöntemdi; geçerli, dikey ve zararsızdı. Birkaç basamak çıkabilmek için ideal bile sayılabilirdi. Tarih öğrencisiyken tanıdığım sıkı bir Epikürcü olarak tanınan Victor’dan söz etmek isterim size; dünya felsefesini taramış, dil üzerine sürdürmüştü çalışmalarını. Marx’ın arkadaşı Heine’den iki şiir çevirmiştim o yıllarda ve ona göstermiştim. Hiç düzeltmemek daha iyi, öyle kalsın demişti. O zamanlar şakacı biri olduğunu kimse anlamamıştı, bugün bile sıkıntıları vardır bu konuda.”

•••

Sayılı günlerdendi. Ellerini masaya dayamış, benzer bir günü tam anlamıyla yaşıyor sayılmasa da, iyiden iyiye sıkıldığını hissetti tüm benliğiyle. Bazı kelimeleri hiç kullanmamayı özenle sürdüren bir yazarla tanışmıştı bir yemekte. Neden, diye sormak gafletinde bulunmuş, açıklamalarını dinlerken buna binlerce kez pişman olmuştu.

•••

“Tarihte yasalar aramaktan vazgeçilmelidir, her tarihsel olay bir kez ortaya çıkan bir gerçekliktir,” diyordu Herder.