Kâh saraya hâkim bir filozof gibiydiler, kâh itilip kakılan, alaylarının bedelini ödeyemeyecek kadar dışarıda kalıyordu bu insanlar. En büyük özellikleri her zaman sahnede aynı performansı göstermeyi mecbur hissettiklerini öğrenmiş olmalarıydı. Enerjilerinin, zekâlarıyla atbaşı gitmeleri için sürekli tetikte, dinamik ve ayakta olmaları gerektiğini çok iyi biliyorlardı.
Soytarılar için her yer sahneydi, belki de hayat öyleydi. Sarayların her alanı, her santimi, ışıkların, mumların, şamdanların her gölgesi gözleri, kulaklarıydı. Yağmurlar, gözyaşları, nehirler, göller, şelaleler her biri aynı yatakta akıyordu.
Alayla gerçeği birleştiriyorlardı tahtların önünde. Efendilerine akıl verirken bazen en kestirme yollardan gidiyorlar, bazen de sütunların arkasında, çaresizliklerini yansıtan aynaları acı bir tebessümle paramparça etmeyi hayal ediyorlardı.
Yaratıcı insan tipinin atasıdır bir anlamda soytarılar. Adlarını pek bilmez kimse, onlara ortak isimler konmuştur hep. Zamanı, aklı, nükteyi pek beceremeyenlerin yarı küçümsedikleri, ama giderek onların etki alanına girdikleri kişilerdir. Meczup, deli ya da kusurlu görünürler. Bu yüzden de hep karşılarında gizlenen öfkenin hışmından korunurlar. Bugün adını bile bilmediğimiz birçok soytarı her alanda yeteneklerini dökmüşlerdir ortaya. Rönesans yıllarında altın devirlerini yaşarlar ve Shakespeare onları efsaneye dönüştürür. Kendi gelişmesiyle birlikte, eserlerinde soytarıları da olgunlaşır, birer bilgeye dönüşürler. En muhteşemleri Kral Lear’in soytarısıdır. Bir yerde şöyle der kralına soytarı:
– Akıllanmadan yaşlanmamalıydın.
Soytarılar, hakikatleri farklı biçimlerde söyleme yeteneğinde olan dönemlerinin en cesur insanlarıdır. Hakir görülme, beğenilmediklerinde, gözden düştüklerinde dövülme ve çeşitli cezalara çarpıtılırlar. Onlar birer, ‘tokatlanan adam’dır bir anlamda. Sıkıntıları, dertleri hep sarayın dışında kalır, onları yaşayamaz, belli edemezler.
Sarayda sevilseler de efendilerini eğlendiremediklerinde başlarına her şey gelebilir. Ferrara’nın sarayında Gonella şakadan idama mahkûm edilir, tam infaz sırasında başından aşağı bir kova su dökülür, ama bu kez kalp krizi Gonella’yı yaşamdan koparıverir.
J.M. Coetzee - Kötü Bir Yılın Güncesi
RÖVANTEN
Sapere Aude!
24 Nisan 2011 Pazar
6 Mart 2011 Pazar
Andrei Tarkovsky
Sinema sanatı üzerine söz söyleyecek nicelerin başlangıç noktasıdır Tarkovsky. Kamerayı eline alır ve anı mühürler, keza her ekrana gelen an mühürlenmiştir, hapsedilmiştir zamanın akışında. Sinema sanatıyla tanışmam onun sayesinde olmuştur, sinema benim için bir eğlenceydi, boş zaman etkinliğiydi, birkaç saat ekranın başında zaman harcamaktı ondan önce. Sonra rüzgarına kapıldım, insan ruhunun o anlaşılmaz ve ifade edilemez sonsuzluğunu, ekranda, kamera karşısında anlatma çabasına aşık olmuştum ve sinema sanatı benim için Tarkovsky’nin o büyüsüz, gösterişsiz ve insana özgü, insanı anlatan ‘sinemasal görüntü’ dediği doğallığı anlatma çabası ile başlamış oldu.
İşte usta yönetmenin yazdığı kitaplardan, sanata, insan ruhuna, hayata dair aydınlatıcı ve ilham verici sözler. (Alıntıdır)
Topluma “adil” bir düzen verip yüksek bir amaç uğruna örgütlenme saplantısına kapılmış “büyük sorgucular”, liderler ve “önemli şahsiyetler” le dolu tarihi bir dönemin, günümüzde yavaş yavaş kapanmakta olduğuna dair bir duygu var içimde. Bu insanların büyük amacı, kitlelerin bilincini istedikleri yöne çekmek, yeni ideolojik ve toplumsal fikirlerle donatmak ve halkın çoğunluğunun mutluluğu adına hayatın örgütlenme şekillerini yenileme çağrısında bulunmaktır. Zamanında Dostoyevski, başka insanlara ait mutluluğun sorumluluğunu üstlenmek isteyen “büyük sorguculara” karşı bizi uyarmıştı. Bu arada biz de insanlığın genel çıkarı ve “halkın iyiliği” adına konuştuğunu ileri süren bir grubun çıkarlarının ya da tek bir sınıfın çıkarlarının, topluma uğursuz bir şekilde yabancılaştırılmış bireylerin çıkarlarına nasıl üstün geldiğini somut olarak yaşadık.
Aslında bütün uygarlaşma sürecinde insanlara verilen tek şey, dünyayı kurtarmak ve kendi durumunu düzeltmek konusunda ideologların ve siyaset adamlarının bu kez “en doğrusu” olma iddiasıyla yumurtladıkları öneriler olmuştur. Genel değişimlere ayak uydurabilme için her seferinde bir kısım azınlık kendi düşüncelerini bir kenara atmak ve böylece hiç değilse dışarıya karşı, önerilen davranış modellerine boyun eğmek zorunda kaldı. “İlerleme” adına, insanlığın geleceğini güvence altına alma adına yapılan görünürde dinamik eylemlerin koşulları altında insanlar, bu genel dinamik içinde yitip giden kendi bireyselliklerini tamamen unuttular. Herkesin çıkarını koruyan insan, sonunda kendi çıkarını korumayı unuttu, İsa’nın şu emrini unuttu: ” Komşunu kendin gibi seveceksin.” Oysa bu yasanın anlamı şu değil mi? İnsan kendini o kadar sevecek ki, mülkiyetçi özel çıkarları yasaklayan, buna karşılık komşusuna sonsuz bir özveri ve sevgi duymasını sağlayan içindeki o üst-kişiliği ve tanrısallığı sayması da mümkün olacak. Ancak bu da tam anlamıyla kendini bilmekten geçer. Şu dünyadaki hayatımın merkezi olan “ben”in manevi bir mükemmellik peşinde koştuğu ve kendini ben-merkezci hırslardan kurtardığı ölçüde bir anlamı ve nesnel bir değeri olduğu bilincinden geçer. İnsanın kendisini düşünmesi, yani kendi ruhu uğruna mücadele etmesi, büyük bir kararlılık ve muazzam bir gayret gerektirir. Ben-merkezci, faydacı çıkarlardan kendini biraz olsun kurtarmaktansa ahlaksal ve etik açıdan kendini bırakmak her zaman daha kolaydır hâlbuki.
İnsanlar arasında ilişki öyle şekil almıştır ki, sonuçta hiç kimse kendinden bir şey beklememekte, herkes kendisini etik çabalardan soyutlayarak kendisiyle ilgili talepleri diğer insanların, bir anlamda tüm insanlığın sırtına yıkmaktadır. Uyumlu olmak, kendini feda etmek, geleceğin inşasına katılmak; bunlar hep başkalarından beklenen hasletlerdendir. Kişinin kendisi bu sürece hiçbir şekilde katılmamakta, dünyada olup bitenlerden kişi olarak kendisini sorumlu tutmamaktadır. Bu sorumluluktan kaçmak, kendi bireyci çıkarlarını genelin yüce görevlerine feda etmemek için de binlerce neden öne sürmektedir. Hiç kimsede dönüp kendine bakacak, kendi hayatına, kendi ruhuna karşı olan sorumluluğunu ele alacak ne bir istek, ne de cesaret vardır.
Başka bir deyişle:”Özgün değil”, “genel” çabaların bir ürünü olan bir toplumda yaşıyoruz. Tek tek bireylerin çıkarlarını dikkate almaksızın insanların enerjilerini ve gayretlerini şekillendiren ve kullanan yabancı düşüncelerin ve hırsların, daha doğrusu liderlerin bir aleti olmaktadır insan. Sonuçta kişisel sorumluluk sorunu adeta ortadan kalkmış ve insanın kendine karşı sorumsuzca davranmasına göz yuman yanlış bir “genel”in çıkarına feda edilmiştir.
Ne var ki, kendi sorunlarımızın çözümünü başkalarına devrettiğimiz an, maddi ve manevi gelişim arasındaki uçurum da derinleşir. Başkalarının bizim adımıza kesip biçtiği bir fikirler dünyasında yaşıyoruz. Bu demektir ki, ya bu fikirlerin standartlarına göre kendimizi geliştiriyoruz, ya da bu fikirlere giderek daha da umutsuz biçimde yabancılaşarak onlarla çelişkiye düşüyoruz.
Kanımca kişisel ile genel arasındaki buhran, ancak insan toplumsal eğilimlere uyum sağladığında çözülebilir. Peki ama, kendini genel bir dava adına “feda etmek” ne demektir? Kişisel olanla, toplumsal olan arasındaki trajik buhran da zaten buradan kaynaklanmıyor mu? Bir insan, toplumun geleceğinden kendini sorumlu tutmaz, başkalarını yönetme, onların kaderlerini, toplumsal gelişmede onlara uygun gördüğü role tabi kılma hakkını kendinde görürse, işte o zaman toplumla birey arasındaki parçalanmışlık daha da keskinleşir.
İrade özgürlüğü, hep toplumsal fenomenleri hem de bizim başkalarına karşı takınacağımız tavrı belirleme, iyiyle kötü arasında özgürce seçim yapma yeteneğini garanti eder. Ancak özgürlük sorununun hemen ardından vicdan sorunu gelir. Toplumsal bilincin geliştirdiği bütün kavramların evrimci olmalarına karşın vicdan kavramı tarihi süreçlere bağlı değildir. Vicdan, insanın içinde hep vardır, insana özgüdür. Bizim tam anlamıyla başarısız olan uygarlığımızın bir ürünü olan toplumun temellerinde delikler açar. Biyolojik-evrimci açıdan vicdan kategorisi neredeyse anlamsızdır. Gene de varlığını sürdürür ve tüm gelişiminde insana eşlik eder.
Bugün, maddi mallara sahip olmakla manevi açıdan mükemmelliğe erişmenin atbaşı gitmediğini herkes bilir. Öyle bir uygarlık yarattık ki, artık tüm insanlığı yok etmekle tehdit ediyor. Bu tür global bir felaket karşısında benim için ilke olarak yegane önemli sorun, insanın kişisel sorumluluğu sorunudur. Manevi bir fedakârlığa hazır olup olmaması sorunudur. Bu olmada maneviyatla ilgili her soru gereksiz olacaktır.
Burada sözünü ettiğimiz fedakârlık, tabii ki zorlamayla olmaz; ancak gönüllü, kendiliğinden ve doğal olarak ötekine bir hizmet şeklinde gerçekleşebilir. Peki, en genel anlamıyla insanlar arası iletişim bugün ne anlama gelir? Çoğu kez bunun tek bir anlamı vardır: Birlikte yaşadığı insanlardan kendisi için mümkün olduğunca çok yarar sağlamak; bedeli ne olursa olsun kendi çıkarlarından vazgeçmemek. Ancak tuhaftır ki, son tahlilde bizim benzerimiz olan insanları aşağıladıkça kendimizi bu dünyada daha bir boşlukta, daha bir yalnız hissederiz.
Şu anda biz, yalnızca, manevi değerlerin nasıl öldüğüne tanıklık etmekteyiz. Buna karşılık saf materyalizm, sistemini iyice sağlamlaştırdı, felç olma tehlikesiyle karşı karşıya olan hayatımızın temeli oldu. Herkes, maddi ilerlemenin insana mutluluk getirmeyeceğini biliyor. Gene de çılgınlar gibi onun “kazançlarını” artırmaya çalışıyoruz. Stalker’da da belirtildiği gibi; içinde yaşadığımız zaman aslında gelecekle çakışıyor; yani şimdiki zamanın içinde yakın gelecekte meydana gelecek önüne geçilmez bir felaketin bütün önkoşulları mevcut. Hepimiz bunu hissediyor, gene de önüne geçip bunu durduramıyoruz.
Bu yüzden insanın eylemi ile yazgısı arasındaki bağlantı derinlemesine zedelenmiş görünüyor. Bu trajik parçalanmışlık, çağdaş dünyada yaşayan insanın kendine duyduğu güvenin zayıflığının başlıca nedenidir. İnsan, aslında, tabii ki öncelikle eylemlerinin esiridir. Ama ne yazık ki hiçbir şey kendisine bağlı değilmiş, gelecek üzerinde hiçbir etkisi olmazmış gibi eğitilen insanın içinde, son tahlilde, kaderi üzerinde hiçbir payının olmadığı duygusu, bu yanlış ve mahvedici duygu yavaş yavaş büyümektedir.
Benim için ilk ve en önemli görev insanın kendi kaderine karşı sorumluluk bilincini yeniden yükseltmektir. İnsan kendi ruhu kavramına geri dönmeli, bu ruhu yüzünden acı çekmeyi, eylemlerini vicdanıyla bağdaştırmayı yeniden keşfetmelidir. Olayların gidişi, kendi düşünceleriyle çeliştiğinde vicdanının rahat vermeyeceğini kabullenmeye yeniden başlamalıdır. Kendi ruhunun verdiği acı insana olayların gerçek yüzünü fark etme olanağı tanır. Sorumluluk duygusu artar, suçluluk bilinci gelişir. İşte o zaman, insan kendi tembelliğini ve ihmalkârlığını, bu dünyada olup bitenlerin kendi suçu olmadığı, bütün bunların diğer insanların kötü emelleri tarafından belirlendiği şeklindeki bir bahaneyle haklı göstermeye çalışmaz. Bence dünyaya huzur, ancak kişisel sorumluluğun yeniden yerleşmesiyle gelir.
Marx ve Engels bir keresinde, tarihin gelişmek için her zaman var olanlar içinde en zayıf değişkeni seçtiğini söylemişlerdi. Bu soruna var olmanın sadece maddi yanından bakıldığında söyledikleri doğrudur. Tarih, idealizmin en son kıvılcımını da kaybettiği ve manevi anlamıyla kişilik tarihi süreç içinde etki bırakmaz hale geldiği zaman bu tür bir sonuca varmak kaçınılmazdır. Kısacası Marx ve Engels nedeni tahlîle kalkmadan sadece mevcut durumu göz önüne almakla yetindiler. Oysa neden, insanın kendi aklının ilkelerine karşı sorumluluğunu unutmasıdır. İnsan bir kere, tarihi ruhsuz ve yabancılaştırılmış bir sisteme dönüştürdükten sonra, bu tarih makinesinin işleyebilme için tek ihtiyaç duyduğu şey, insan hayatının kırıntılarıydı.
Sonuçta insan, her şeyden önce, toplumsal açıdan yararlı bir varlık olarak ele alındı. Tabii bu arada bu toplumsal yararın aslında ne olduğu sorusu ortaya çıktı. İnsan eyleminin toplumsal yararlılığı üzerinde bu kadar ısrarla durulursa kaçınılmaz olarak kişinin ihtiyaçları unutulur gider. Bu da affedilmez bir yanılgıya, insanlık tragedyasının en temel önkoşulunu oluşturan yanılgıya yol açar.
Özgürlük sorunuyla ortaya deneyim ve eğitim sorunu da çıkar. Zira günümüz insanlığının özgürlük mücadelesi bireysel özgürlük, yani bireyin kendi yararına olacak her şeyi yapmasına izin veren olanaklar etrafında döner. Ancak bu hayali bir kurtuluştur, çünkü bu yolda insanlığı yalnızca yeni hayal kırıklıkları beklemektedir. İnsan ruhundaki enerjinin kurtuluşu ancak, korkunç bir iç çatışma sonucu gerçekleşebilir ki bu çatışmaya girip girmemeye ancak bireyin kendisi karar verebilir. İnsanın eğitimi yerine öz-eğitim geçmelidir, aksi takdirde elde ettiği özgürlükle ne yapacağını, onun kaba, salt tükenmeye dayalı bir anlayışla ele alınmasına nasıl karşı çıkılacağını bilemez.
Bu konuda Batının deneyimi, enikonu düşünmemizi sağlayacak kadar zengindir. Batının sahip olduğu demokratik özgürlüklere rağmen, hiç kimse “özgür vatandaşlarının” içinde bulunduğu buhranı görmezden gelememektedir. Burada ne olmuştur? Kişiliğe tanınan bu özgürlüğe rağmen, neden Batıda birey ile toplum arasındaki buhran bu derece şiddetlenmiştir? Bence Batının deneyimi bize, insanın özgürlüğü, tıpkı tek bir kuruş bile ödemeden kullandığı kaynak suyu gibi doğal addettiği sürece özgürlüğün kaynaklarından daha iyi bir hayat için yararlanamadığını göstermektedir.
Gerçekten özgür bir insan, bireyci anlamda özgür olamaz, aynı şekilde bireyin özgürlüğü de toplumsal bir çabanın ürünü olamaz. Geleceğimiz bizden başka kimseye bağlı değildir. Biz ise, her şeyi yabancı emek ve sıkıntıyla ödemeye o kadar alışmışız ki. Bu dünyada her şeyin birbirine bağlı olduğu, elimizde tuttuğumuz irade özgürlüğü ve iyiyle kötü arasında karar verme hakkı nedeniyle rastlantıya hiç yer olmadığı gerçeğini bütün basitliğine rağmen görmezden geliyoruz.
Tabii ki bireysel özgürlüğün olanakları diğerlerinin iradesiyle sınırlıdır. Ancak özgür olamamanın her zaman kendi korkaklığımızın ve ataletimizin bir sonucu, kendi vicdanımıza uygun irade bildirimlerinde bulunmamızı engelleyen kararsızlığımızın bir ürünü olduğunu tekrar tekrar vurgulamakta yarar görüyorum.
Rusya’da yazar Korolenko’nun şu sözleri ünlüdür :” Kuş uçmak için, insan mutluluk için doğar.” Bana kalırsa, insan varlığının özüne bundan daha aykırı bir görüş olamaz. Mutluluk kavramının ne anlama geleceği hakkında en ufak bir fikrim yok. Memnuniyet mi? Huzur mu? İnsan hiçbir zaman memnun değildir ve daima somut, elde edilebilir görevlerin çözümüyle değil, aksine sonsuzluğa yönelir.
Bu koşullar altında benim için sanatın görevi, insandaki fikri-tinsel olanakları, mutlak özgürlük düşüncesini ifade etmesidir. Bence sanat her zaman, ruhunu boğmakla tehdit eden maddeye karşı mücadelesinde insanın en güçlü silahı olmuştur. Sanatın Hıristiyanlığın neredeyse iki bin yılı bulan varlığı boyunca uzun süre, dini düşünceler ve görevler doğrultusunda gelişmesi hiç de rastlantı değildi. Sanat yalnızca varlığıyla bile uyumsuz insanda uyum düşüncesi uyarır.
Sanat ideale vücut vererek, etik ve maddeci öğeler arasındaki dengeye örnek oluşturmuştur. Bu dengenin ne salt bir mit ne de bir ideoloji olduğunu, bizim boyutlarımızda da gerçekliğe kavuşturulabileceğini ispat etmiştir. Sanat, insanın uyuma duyduğu ihtiyacı dile getirmiştir, özlemini çektiği maddeyle ruh arasındaki dengeyi benliğinde yaşatmak için insanın, gerekirse, kendisiyle bile mücadele etmeye hazır olduğunu göstermiştir.
Madem sanat, ideali ve sonsuzluğa ulaşmayı ifade ediyor, o zaman, faydacı gözle değerlendirilebilecek amaçlara da bağımsızlığını riske etmeden hizmet edemez. İdeal, günlük gerçeklik içinde rastlanmakla birlikte manen vazgeçilmez olan şeyleri ortaya çıkarır. Bir sanat eseri, gelecekte tüm insanlığın benimseyeceği, ama şimdilik çok az insanın, her şeyden önce de alışılagelmişi, sanatlarında şekillendirdikleri ideal bilinçle çatıştırma hakkına sahip çıkan dahilerin görebileceği ideali ortaya serer. İşte bu nedenle sanat, özü itibariyle aristokrattır ve sadece varlığı ile bile kişiliği fikri-tinsel mükemmelliğe ulaştırmak amacıyla manevi enerjinin en alçaktan en yükseğe doğru ileri hareketini garanti altına alan iki güç arasındaki farkı sağlamlaştırır.
Burada sanatın aristokrat karakterinden bahsederken, tabii ki, insan ruhunun ahlaksal bir doğrulanmaya ulaşma çabasını, insanın bu yolla mükemmelliğe biraz daha yaklaşan varlığına anlam kazandırma gayretini kast ediyorum. Bu açıdan bakıldığında hepimiz, son tahlilde, aynı konum içindeyiz ve ruhen aristokrat seçkinlere katılma şansımız eşit. Ancak sorunun özü de burada yatıyor: Bu şansı kullanmak isteyen insan sayısı fazla değil. Oysa sanat insanlara, dile getirdiği ideal bağlamında kendilerini sınama konusunda teklifler getirmeyi sürdürüyor.
Gene insan varlığının anlamını mutlu olma hakkı olarak tanımlayan Korolenko’ya dönelim. Bu bana Eyyub’un kitabını çağrıştırdı. Kitapta Elifaz şöyle der:” Çünkü dert topraktan çıkmaz ve zahmet yerden bitmez; fakat insan meşakkate doğar; kıvılcımlar yukarı uçar gibi.” Acının kaynağı memnuniyetsizliktir, insanın o an içinde bulunduğu durumla ideal arasındaki çatışmadan doğar. İnsanın gerçek Tanrısal özgürlük uğruna mücadeleye ruhunu güçlendirmesi “mutluluk” duygusundan çok daha önemlidir.
Sanat, bir insanın muktedir olduğu en iyi şeyi, yani umudu, inancı, aşkı, güzelliği ya da istediği ve umduğu en iyi şeyi güçlendirir. Yüzme bilmeyen bir insan suya atladığında vücudu - kendisi değil - kendini kurtaracak içgüdüsel hareketler yapmaya başlar. İşte sanat da suya atılmış bir insan bedeni gibidir, insanlığın manen boğulmasını engelleyecek bir içgüdüdür. Sanatçı, insanlığın manevi içgüdüsünün bir temsilcisidir.
Genel anlamda sanat nedir? İyi midir kötü müdür? Tanrı vergisi midir yoksa şeytanlık aracı mı? İnsanın gücünden mi doğar yoksa zayıflığından mı? İnsanların birlikteliğinin bir güvencesi ve toplumsal uyumun bir göstergesi midir? İşlevi bu mudur? Sanat ilan-ı aşk gibi bir şeydir. İnsanın diğer insanlara bağımlılığının bir itirafıdır. Bir aydınlanmadır. Bilinçsiz bir eylemdir ama hayatın asıl anlamını, yani sevgiyi ve fedakârlığı yansıtır.
Ancak geriye dönüp bakarsak insanlık yolunun tarihi afetler ve felaketlerle dolu olduğunu görürüz. Yıkılmış uygarlıkların kalıntılarını keşfederiz. Bu uygarlıklara ne olmuştur? Neden nefesleri kesilmiştir? Yaşama azimleri ve ahlaksal güçleri neden tükenmiştir? Herhalde hiç kimse, bütün bunları saf materyalist kusurlara bağlamaya kalkışmayacaktır. Bana bu tür bir yaklaşım canavarlıkmış gibi geliyor. Öte taraftan bizim, bugün yeni bir uygarlığın yıkılışına tanık olmak üzere olduğumuzdan kesinlikle eminim. Çünkü tarihi sürecin fikri-tinsel yanını tamamen göz ardı ediyoruz. Çünkü giderek affedilmez derecede günaha ve umutsuzluğa daha fazla bulanan maddeciliğimizle insanlık üzerine sayısız felaketler yağdırdığımızı itiraftan kaçınıyoruz. Kısaca, kendimizi bilim adamları yerine koyuyor ve bilimsel olduğunu ileri sürdüğümüz amaçlarımıza daha fazla inandırıcılık katmak bahanesiyle insanlığın bölünmez sürecini iki ayrı parçaya bölüyoruz ve sonra da bu sürecin itici güçlerinden yalnızca bir tanesini seçerek onu her şeyin tek nedeni haline getiriyoruz.
Bu yolla geçmişte işlenen hataları haklı göstermeyi değil, aynı zamanda geleceğimizi de yansıtmaya çalışıyoruz. Bu tür yanılgılarla ortaya çıkan tek bulgu, belki de tarihin ne kadar sabırlı olduğudur. O sabırla, insanın sonunda yapacağı doğru seçimle yeniden çıkmaz sokağa saplanmaktan kurtulacağı günleri bekliyor.
İnsan nasıl da biraz durup insan varlığının anlamı konusunda mevcut diğer görüşlerden birisine eğilmek ihtiyacı duyuyor. Doğu her zaman ebedi gerçeğe Batıdan daha yakındı, ama Batı uygarlıkları maddi hayat beklentileriyle Doğuyu yutuverdi. Bunu anlamak için Doğu müziğiyle Batı müziğini karşılaştırmak bile yeter.
Batı: ” işte ben buyum” diye bağırıyor. “Bana bakın, dinleyin, acı çekmeyi ve sevmeyi bir tek ben biliyorum! Yalnız ben hem mutlu hem mutsuz olabiliyorum! Ben’ Ben! Ben!” Doğu ise kendisiyle ilgili tek kelime söylemez. Kendini Tanrının, doğanın, zamanın içinde tamamen kaybeder, kendini onlar içinde yeniden bulur. Her şeyi kendi içine keşfetmesini bilir. Taocu müzikte olduğu gibi…
Peki ama neden bu yüce gönüllü görüş üstünlük sağlayamadı da aksine yok oldu? Ve neden bu düşünceden doğan uygarlık, mükemmelliğe erişmiş belli bir tarihsel süreç biçiminde bize ulaşamadı? Anlaşılan bu görüşler, kendilerini saran materyalist dünyayla fena halde kapışmış.
Birey nasıl toplumla kapışıyorsa bu uygarlık da ötekisiyle kapışmış. Ancak yalnız bu yüzden değil, materyalist dünyayla, onun “gelişmişliği” ve teknolojisiyle de karşı karşıya geldiği için yok olup gitmiş. Doğu uygarlığının görüşleri bir sonuçtur, topraktaki tuzun tuzudur, gerçek bilgi ancak oradan fışkırır. Mücadele ise bu Doğu mantığına göre günahtır.
İşin aslı, bizim kendi yarattığımız bir hayaller dünyasında yaşamamızdır. Onun kusurlarına tabiyiz, keşke onun yararlarına da tabi olabilseydik.
Ve laf aramızda, insanlık sanatsal görüntü kadar bireyci olmayan başka bir şey keşfedememiştir ve belki de insan varlığının anlamı gerçekten de sanat eserleri yaratmada amaçsız ve bireyci olmayan sanatsa eylemlerde aranmalıdır. Belki de bu şekilde, bizim Tanrının bir kopyası olarak yaratıldığımız doğrulanmaktadır.
Mühürlenmiş Zaman — Andrei Tarkovsky
Zaman Zaman İçinde - Andrei Tarkovsky’nin Günlükleri
14 Ocak 2011 Cuma
Yazarlık üzerine bir deneme...
Gabriel Garcia Marquez, “[İlham] ne bir lütuf ne semavi bir nefes,” diyor, “onu kararlılık ve denetim marifetiyle konunuza kaynadığınız an olarak görüyorum… Konunuzu boyuna mahmuzlarsanız, oda sizi… Tüm engeller silinir, tüm çatışmalar ortadan kalkar, hayal edemeyeceğiniz şeyler olur size ve o an dünyada kesinlikle yazmaktan daha iyi bir şey yoktur.”
Garcia Marquez’in tasvir ettiği ruh firarını ömrümde bir iki defa yaşadım. Belki bu fırsatlar sahiden kararlılığın bir ödülü, yine de ben kesintisiz ateşin gerekli vasfı daha iyi açıkladığını düşünüyorum. Fakat adına ne dersek diyelim, bende o artık yok.
Öbür yazarların eserlerini, ruhun gözünde hayal ürünü manzaralar canlandırabilmek için emek ve ihtimamla kaleme aldıkları yoğun tasvirli pasajları okuyorum; ve umutsuzluğa kapılıyorum. Gerçeğin canlandırılmasında hiçbir vakit iyi olmamışımdır, (yorum olmadığı için rahat yazıyorum) şimdiyse buna zaten mecalim yok. Doğrusu görünür dünya bana hiçbir zaman büyük zevk vermemiştir, onu kelimelerle yeniden yaratmayı içimden gelerek istemişimdir.
Dünyayla olan bağların zayıflaması tabii yaşı ilerleyen ve soğukkanlılığı veya soğukluğu artan birçok yazarın tecrübesi. Düzyazılarının dokusu incelenir, kişileri ve olayları işleyişleri anahatlarına indirgenir. Sendrom genelde yaratıcı gücün solmasına verilir; şüphesiz bu da bedensel gücün, hepsinden önemlisi, arzulama gücünün zayıflamasıyla ilişkili. Oysa içeriden bakınca aynı süreç –aklın özgürleşip berraklaşarak daha önemli işler üstlendiği- bambaşka bir anlam taşıyabilir.
Bunun klasik örneği Tolstoy’dur. Gerçek dünya için kimse genç Lev Tolstoy’dan, Savaş ve Barış’ın Tolstoy’undan daha canlı olamaz. Basmakalıp açıklamaların izinden gidersek Tolstoy Savaş ve Barış’tan sonra didaktizme dönen ve ardından kısa hikayelerdeki kurulukla nihayetlenen uzun bir düşüşe geçti. Oysa ihtiyar Tolstoy için gelişimin seyri bambaşka olmuş olmalı. Düşüşün tam tersine, onu dış görünüşe esir eden zincirlerden kurtularak ruhunu meşgul eden asıl meseleyle doğrudan yüzleşebildiğini hissetmiş olmalı; yani nasıl yaşanacağı meselesiyle.
J.M. Coetzee - Kötü Bir Yılın Güncesi
9 Ocak 2011 Pazar
Boris'in hikayesi...
Boris’in not defterinden:
Gerçeği aramaya hiç girişmeden önce, gerçeğe yakın olmanın büyüsü gibi klişe tamlamalardan uzak durmak gerekir. Bir de hakikati aşma cesareti kanımı donduruyor.
Üzerinde durulması gereken, olması gereken gerçekliğe doğru ilerlemek. Böyle bir yolculuktan korkmamalı.
Kendi gerçeğini yaşayarak kendine karşı çıkabilmeli insan.
Tek doğru:
Hakikati sevmek.
Ve sürekli Paul Rotha’yı okumak.
***
Bir toz bulutu içinde uzaktan atlı arabanın gelişini görüyorduk. Sakallı adam dizginlere yapışmış, hedefinden geri dönmeyecek gibi görünen kararlı bir yüzle yolunun çok uzun olduğunu geçiriyor aklından.
Güneş, bulutların arasında bir görünüp bir kayboluyor.
Arabadakiler, gidecekleri yere bir an önce varmanın heyecanı içinde. Sınırı geçememe korkusu geride kalmış artık, şimdi önlerinde yeni bir hayat onları bekliyor gibi. Bilmedikleri uzun bir yolda doludizgin koşuyor yorgun atlar.
Genç kadın göğe dikmişti gözlerini, üç kuşun mavilikler içinde süzülüşünü seyrediyordu.
Buğday tarlalarını yarıyordu araba, sonra kırmızılar, sarılar, gelinciklerin renkleri büyülüyordu hepimizi.
Islak toprağın kokusunu duyuyordu kadın, yanında babası sanki sakallarını kucağında taşıyor, küçük kardeşi Dimitri de annesine sarılmış, şaşkın şaşkın etrafa bakıyor.
***
Korkunç bir yağmur, hızlı yürüyorum, gözlerim Vera’yı bekliyor sinemanın kapısında, ‘Arsenal’i izleyeceğiz biraz sonra.
***
Sergei Ferro’nun Bir Tarihçinin Gözüyle Sinema adlı yapıtının birçok yerinde Boris’e göndermeler doludur. Onun sinema üzerine yazılarından alıntılar, Dovzhenko’ya olan hayranlığı, kitabın birçok bölümünde dile gelir.
Sergei anılarında şöyle yazar: “Sinema üzerine en güzel yazıları Boris’in yazdığına inanırım; ne yazık ki onları biraraya getirmedi, bir çoğu da kayıp bugün.
Boris, tarihi bir bütün olarak ele almaktan söz ederdi; bir anlamda bu anlayış derinlik, uzmanlık bakışlarına da yeni bir perspektif getiriyor, bir zaman diliminin sınırları üzerine geniş bir yelpaze fikrini ortaya atmış oluyordu.
Boris daha öğrencilik yıllarında Çernişevski’nin Roma’nın Yıkılış Nedeni Neydi? adlı makalesi üzerine notlar almaya başlamıştı. Hatta çocukluk arkadaşı Nikolay’ın dediğine bakılırsa, o zamanlar öyle yoğun bir çalışmaya girmişti ki, Caligula’dan, Caesar’a her şeyi yeniden ele almamız gerekiyordu.
Tuttuğu notlar yeni bir kitabın habercisiydi...
Yine de birçok yazısında bu makalenin etkileri açıkça kendini belli eder. Ama öte yandan notlara göz attığımızda, bize bir eserin, bir yazının nasıl okunabileceği de gösterir. Yazıda, dipnotlarında ince ince bazı düzeltmeler bile yapar.
Makalenin Fransızcaya çevirisindeki yanlışlar üzerine konuşacak kimseyi bulamamanın sıkıntısını bile psikolojik bir deneye dönüştürür, doğru kelimenin sürekli aramayla bile bulunamayacağını göze almaktan söz eder.
O zaman da kimse kulak asmak istemez onun yazdıklarına, sanki ilginç fikirler bulmak için çalışan biri gözüyle değerlendirilir.
Oysa Boris tarihi bir tür araştırma ya da kendi deyimiyle bir serbest dolaşım alanı olarak gördüğünü söylemişti sıkça. Özgürlüğü her şeyin üstünde görmesi de bu yüzdendi. Nereye kadar, diyenlere de, bu sorunun duyulmadığı yere kadar demişti.
Yazıda, ilerlemenin, bilginin ürünü olduğunun altını çizmişti, ama bir nokta vardı ki onun için daha önemliydi: O da, ilerlemenin, tarihin kaçınılmaz sonucu olarak gerçekleşeceği güvencesinin verilemeyeceği düşüncesiydi.
Tarihin sağladığı başarılar, kazançlar, yok olabilen türden, dayanıksız şeylerdi; insan yaşamı kadar, insanın elde ettiği başarılar kadar dayanıksızdı.
Roma’nın düşüşü de böyle bir fenomen olarak eşsiz bir örnekti. Barbar istilacılar, müthiş bir sistem oluşturmuş bir uygarlığı yıkabilmişlerdi. Peki, güçlü bir sistemi mahvedebilmek nasıl bir şeydi ki?” Hayaller ve Sokaklar-Güreli
Gerçeği aramaya hiç girişmeden önce, gerçeğe yakın olmanın büyüsü gibi klişe tamlamalardan uzak durmak gerekir. Bir de hakikati aşma cesareti kanımı donduruyor.
Üzerinde durulması gereken, olması gereken gerçekliğe doğru ilerlemek. Böyle bir yolculuktan korkmamalı.
Kendi gerçeğini yaşayarak kendine karşı çıkabilmeli insan.
Tek doğru:
Hakikati sevmek.
Ve sürekli Paul Rotha’yı okumak.
***
Bir toz bulutu içinde uzaktan atlı arabanın gelişini görüyorduk. Sakallı adam dizginlere yapışmış, hedefinden geri dönmeyecek gibi görünen kararlı bir yüzle yolunun çok uzun olduğunu geçiriyor aklından.
Güneş, bulutların arasında bir görünüp bir kayboluyor.
Arabadakiler, gidecekleri yere bir an önce varmanın heyecanı içinde. Sınırı geçememe korkusu geride kalmış artık, şimdi önlerinde yeni bir hayat onları bekliyor gibi. Bilmedikleri uzun bir yolda doludizgin koşuyor yorgun atlar.
Genç kadın göğe dikmişti gözlerini, üç kuşun mavilikler içinde süzülüşünü seyrediyordu.
Buğday tarlalarını yarıyordu araba, sonra kırmızılar, sarılar, gelinciklerin renkleri büyülüyordu hepimizi.
Islak toprağın kokusunu duyuyordu kadın, yanında babası sanki sakallarını kucağında taşıyor, küçük kardeşi Dimitri de annesine sarılmış, şaşkın şaşkın etrafa bakıyor.
***
Korkunç bir yağmur, hızlı yürüyorum, gözlerim Vera’yı bekliyor sinemanın kapısında, ‘Arsenal’i izleyeceğiz biraz sonra.
***
Sergei Ferro’nun Bir Tarihçinin Gözüyle Sinema adlı yapıtının birçok yerinde Boris’e göndermeler doludur. Onun sinema üzerine yazılarından alıntılar, Dovzhenko’ya olan hayranlığı, kitabın birçok bölümünde dile gelir.
Sergei anılarında şöyle yazar: “Sinema üzerine en güzel yazıları Boris’in yazdığına inanırım; ne yazık ki onları biraraya getirmedi, bir çoğu da kayıp bugün.
Boris, tarihi bir bütün olarak ele almaktan söz ederdi; bir anlamda bu anlayış derinlik, uzmanlık bakışlarına da yeni bir perspektif getiriyor, bir zaman diliminin sınırları üzerine geniş bir yelpaze fikrini ortaya atmış oluyordu.
Boris daha öğrencilik yıllarında Çernişevski’nin Roma’nın Yıkılış Nedeni Neydi? adlı makalesi üzerine notlar almaya başlamıştı. Hatta çocukluk arkadaşı Nikolay’ın dediğine bakılırsa, o zamanlar öyle yoğun bir çalışmaya girmişti ki, Caligula’dan, Caesar’a her şeyi yeniden ele almamız gerekiyordu.
Tuttuğu notlar yeni bir kitabın habercisiydi...
Yine de birçok yazısında bu makalenin etkileri açıkça kendini belli eder. Ama öte yandan notlara göz attığımızda, bize bir eserin, bir yazının nasıl okunabileceği de gösterir. Yazıda, dipnotlarında ince ince bazı düzeltmeler bile yapar.
Makalenin Fransızcaya çevirisindeki yanlışlar üzerine konuşacak kimseyi bulamamanın sıkıntısını bile psikolojik bir deneye dönüştürür, doğru kelimenin sürekli aramayla bile bulunamayacağını göze almaktan söz eder.
O zaman da kimse kulak asmak istemez onun yazdıklarına, sanki ilginç fikirler bulmak için çalışan biri gözüyle değerlendirilir.
Oysa Boris tarihi bir tür araştırma ya da kendi deyimiyle bir serbest dolaşım alanı olarak gördüğünü söylemişti sıkça. Özgürlüğü her şeyin üstünde görmesi de bu yüzdendi. Nereye kadar, diyenlere de, bu sorunun duyulmadığı yere kadar demişti.
Yazıda, ilerlemenin, bilginin ürünü olduğunun altını çizmişti, ama bir nokta vardı ki onun için daha önemliydi: O da, ilerlemenin, tarihin kaçınılmaz sonucu olarak gerçekleşeceği güvencesinin verilemeyeceği düşüncesiydi.
Tarihin sağladığı başarılar, kazançlar, yok olabilen türden, dayanıksız şeylerdi; insan yaşamı kadar, insanın elde ettiği başarılar kadar dayanıksızdı.
Roma’nın düşüşü de böyle bir fenomen olarak eşsiz bir örnekti. Barbar istilacılar, müthiş bir sistem oluşturmuş bir uygarlığı yıkabilmişlerdi. Peki, güçlü bir sistemi mahvedebilmek nasıl bir şeydi ki?” Hayaller ve Sokaklar-Güreli
5 Ocak 2011 Çarşamba
Hamsun, Renoir ve Barthus...
Sıkıntı, gerçekliğe sinmiş olan hiçliğe dayanır. –Kierkegaard
Maupassant, bir yazısında genç yazarlara şöyle seslenir: ”Görüş açınızı çok uzaklara, kimselerin göremeyeceği kadar uzaklara götürün ve orada yoğunlaştırın, ta ki sizin gördüklerinizi başkaları da görene kadar...”
* * *
Japon sinemasının dev ismi Akira Kurosawa, “Kurbağa Yağı Satıcısı” kitabında, filmlerinden uzun uzun söz etmekten hoşlanmadığını yazar ve bu durumu ”yılan resmine ayak çizmek” atasözüyle açıklar. Ama zaman zaman da filmlerinde anlatmak istediği bir düşüncenin tam olarak anlaşılmadığına tanık olduğunu da söyler. Ama en azından her zaman anlayacak bir kişinin olduğunun altını çizer.
Kurosawa’ya göre, en iyi senaryolar, açıklama bölümü en az olan senaryolardır.
“Ben çekim sırasında devamlı oyunculara bakacağıma çoğu zaman başka yerleri izlerim. Bir yere bakmak tabii ki bakışlarınızı bir noktaya yoğunlaştırıp başka bir şey görmemek anlamına da gelmez. Fakat çevrede olup bitenlerin farkında olmanız gerekir.”
* * *
Pontus, Oslo sokaklarında yakasını kaldırmış, vitrinlerdeki yiyecek sayılabilecek her şeyi izleyerek yürür. Küçük bir ekmek parçası bulduğunda karnını doyurmuş gibi her zaman gittiği parka gider, bir banka çöker ve yazıya döner, zor yazabildiği kalemiyle romanını yazmayı sürdürür. Kuzey’in soğuk gecelerinde, kirasını bir türlü ödeyemediği buz gibi odasında incecik battaniyesinin altında rüya sanılan kabuslar görür. Uyumak zordur, çalışmak zordur. Bulduğu küçük işlerde nefes alır gibi olur. Bir gece bir lokantanın önünde şansını ararken içeride yemek yemekte olan bir kıza takılır gözü. Daha sonra adının Yajali olduğunu öğreneceği kızın peşine takılır bu kez. Kızın da ona ilgisini keşfeder.
Bir gece yine aynı lokantanın önünde karşılaşırlar, zaten Pontus hep oralardadır, tanışırlar.
Bu kesit Knut Hamsun’un “Açlık” romanında gözler önüne serilir ve Pontus’un perişan yaşamı Hamsun’la da çok sıkı örtüşür. Hamsun, “Açlık”ı bitirip bir gazeteye götürdüğünde, onu karşılayan editöre de gözlerini dikip öyle bir bakış sarf etmiştir ki, daha sonra editör bu anı şöyle dile getirir: ”Bir anda kıvılcımlar saçan gözlerini fark ettiğimde onu reddetmeme imkân yoktu...”
* * *
Henry Miller, kelimelerden çok dile inanır ve dilden ayrı kalmış sözcükleri ölü varlıklar olarak niteler. “Kişi kendi için yarattığı dil ile kendi üslubu ile anlaşılır. Temiz yürekli insan için her şeyin, en gizli yazıların bile gün ışığında olduğuna inanırım. Böyle bir insan hep gizlerle karşı karşıyadır; ama gizler, ona bilmece gibi gelmez, o ussal, doğal bir yazgıdır ve dolayısıyla benimsenmiştir. Anlamak, gizlerin içine girmek değil, onunla mutluluk içinde sarmaş dolaş yaşamaktır.”
Henry Miller, kâr getiren yanda yaşayabileceği gibi zarar getiren yanda da yaşayabileceğini, çoğu sanatçının hayatı kavrayayım derken, daha ilk adımda, onun bütünlüğünü bozduğunu söyler.
* * *
Küçük Auguste, Louvre Müzesi’ni ilk gezdiğinde çok şaşırır. Eve döndüğünde elinde kalemi kağıdına hiçbir şey çizmeden öylece kalır, pencereden dışarıya bakar. Gördüğü resimlerin ressamlarını hayal etmeye başlar, evlerini, odalarını düşler. Daha sonra bir sanatçının nasıl oluştuğunu, beslenme kaynaklarını, etkilenmelerini düşünmeye başlar. Kısa bir süre sonra önce renkleri ayırt eder, sonra da ressamları tanımaya başlar. İlk çizgileri, derin etkilerin gölgesindedir. Auguste Renoir, dünyasını şöyle çizer: “Rousseau’nun, insanlar her şeyi bilerek doğar düşüncesi edebi bir düşüncedir. Biz hiçbir şey bilmeden doğuyoruz. Bizim bir yığın olanağımız var. Ama onları ortaya çıkarmak için öyle bir uğraş gerekli ki! Bendeki resim becerisini bulmak için yirmi yıl gerekti. Yirmi yıl boyunca doğayı seyretmek ve Louvre Müzesi’ne gitmek gerekti. Bulmak diyorsam da! Ben hâlâ işin başlangıcındayım ve ömrümü ona veriyorum. Bir Essoyes köylüsünü alın, ona üstün yapıtların en üstünü, Mozart’ın “Don Giovanni”sini dinletin, adam can sıkıntısından patlayacak ve bir çalgılı kahveyi yeğleyecektir, hem de ikiyüzlü Rousseau’ya rağmen. O halde yapılacak iş çok basit, çalgılı kahveden başlamak ama iyisini seçmek gerek.”
* * *
“Ressam hiçbir şeydir resmin serüveninde, sadece bir eldir, bir aygıttır, ulaştıran, kavuşturan daracık bir köprüdür, nereye gittiğini her zaman kendisi de bilmez; bu hayalin, bu henüz bilinmeyen, anlaşılamayan, gizli şeyin bir iletisi gibidir o.”
“Öyle yerler vardır ki, tıpkı dostlarımız gibi, bizim için yaratılmışlardır sanki, yolda giderken karşımıza çıkıverirler ve bizim için vazgeçilmez, hatta kaçınılmaz olurlar.”
Balthus’dan...
* * *
Robert Bresson’un muhteşem “Yankesici” (Pickpocket) filminden aklımda kalan bir deyiş; ”Görürler ama fark etmezler, duyarlar ama işitmezler...” M.Güreli
Maupassant, bir yazısında genç yazarlara şöyle seslenir: ”Görüş açınızı çok uzaklara, kimselerin göremeyeceği kadar uzaklara götürün ve orada yoğunlaştırın, ta ki sizin gördüklerinizi başkaları da görene kadar...”
* * *
Japon sinemasının dev ismi Akira Kurosawa, “Kurbağa Yağı Satıcısı” kitabında, filmlerinden uzun uzun söz etmekten hoşlanmadığını yazar ve bu durumu ”yılan resmine ayak çizmek” atasözüyle açıklar. Ama zaman zaman da filmlerinde anlatmak istediği bir düşüncenin tam olarak anlaşılmadığına tanık olduğunu da söyler. Ama en azından her zaman anlayacak bir kişinin olduğunun altını çizer.
Kurosawa’ya göre, en iyi senaryolar, açıklama bölümü en az olan senaryolardır.
“Ben çekim sırasında devamlı oyunculara bakacağıma çoğu zaman başka yerleri izlerim. Bir yere bakmak tabii ki bakışlarınızı bir noktaya yoğunlaştırıp başka bir şey görmemek anlamına da gelmez. Fakat çevrede olup bitenlerin farkında olmanız gerekir.”
* * *
Pontus, Oslo sokaklarında yakasını kaldırmış, vitrinlerdeki yiyecek sayılabilecek her şeyi izleyerek yürür. Küçük bir ekmek parçası bulduğunda karnını doyurmuş gibi her zaman gittiği parka gider, bir banka çöker ve yazıya döner, zor yazabildiği kalemiyle romanını yazmayı sürdürür. Kuzey’in soğuk gecelerinde, kirasını bir türlü ödeyemediği buz gibi odasında incecik battaniyesinin altında rüya sanılan kabuslar görür. Uyumak zordur, çalışmak zordur. Bulduğu küçük işlerde nefes alır gibi olur. Bir gece bir lokantanın önünde şansını ararken içeride yemek yemekte olan bir kıza takılır gözü. Daha sonra adının Yajali olduğunu öğreneceği kızın peşine takılır bu kez. Kızın da ona ilgisini keşfeder.
Bir gece yine aynı lokantanın önünde karşılaşırlar, zaten Pontus hep oralardadır, tanışırlar.
Bu kesit Knut Hamsun’un “Açlık” romanında gözler önüne serilir ve Pontus’un perişan yaşamı Hamsun’la da çok sıkı örtüşür. Hamsun, “Açlık”ı bitirip bir gazeteye götürdüğünde, onu karşılayan editöre de gözlerini dikip öyle bir bakış sarf etmiştir ki, daha sonra editör bu anı şöyle dile getirir: ”Bir anda kıvılcımlar saçan gözlerini fark ettiğimde onu reddetmeme imkân yoktu...”
* * *
Henry Miller, kelimelerden çok dile inanır ve dilden ayrı kalmış sözcükleri ölü varlıklar olarak niteler. “Kişi kendi için yarattığı dil ile kendi üslubu ile anlaşılır. Temiz yürekli insan için her şeyin, en gizli yazıların bile gün ışığında olduğuna inanırım. Böyle bir insan hep gizlerle karşı karşıyadır; ama gizler, ona bilmece gibi gelmez, o ussal, doğal bir yazgıdır ve dolayısıyla benimsenmiştir. Anlamak, gizlerin içine girmek değil, onunla mutluluk içinde sarmaş dolaş yaşamaktır.”
Henry Miller, kâr getiren yanda yaşayabileceği gibi zarar getiren yanda da yaşayabileceğini, çoğu sanatçının hayatı kavrayayım derken, daha ilk adımda, onun bütünlüğünü bozduğunu söyler.
* * *
Küçük Auguste, Louvre Müzesi’ni ilk gezdiğinde çok şaşırır. Eve döndüğünde elinde kalemi kağıdına hiçbir şey çizmeden öylece kalır, pencereden dışarıya bakar. Gördüğü resimlerin ressamlarını hayal etmeye başlar, evlerini, odalarını düşler. Daha sonra bir sanatçının nasıl oluştuğunu, beslenme kaynaklarını, etkilenmelerini düşünmeye başlar. Kısa bir süre sonra önce renkleri ayırt eder, sonra da ressamları tanımaya başlar. İlk çizgileri, derin etkilerin gölgesindedir. Auguste Renoir, dünyasını şöyle çizer: “Rousseau’nun, insanlar her şeyi bilerek doğar düşüncesi edebi bir düşüncedir. Biz hiçbir şey bilmeden doğuyoruz. Bizim bir yığın olanağımız var. Ama onları ortaya çıkarmak için öyle bir uğraş gerekli ki! Bendeki resim becerisini bulmak için yirmi yıl gerekti. Yirmi yıl boyunca doğayı seyretmek ve Louvre Müzesi’ne gitmek gerekti. Bulmak diyorsam da! Ben hâlâ işin başlangıcındayım ve ömrümü ona veriyorum. Bir Essoyes köylüsünü alın, ona üstün yapıtların en üstünü, Mozart’ın “Don Giovanni”sini dinletin, adam can sıkıntısından patlayacak ve bir çalgılı kahveyi yeğleyecektir, hem de ikiyüzlü Rousseau’ya rağmen. O halde yapılacak iş çok basit, çalgılı kahveden başlamak ama iyisini seçmek gerek.”
* * *
“Ressam hiçbir şeydir resmin serüveninde, sadece bir eldir, bir aygıttır, ulaştıran, kavuşturan daracık bir köprüdür, nereye gittiğini her zaman kendisi de bilmez; bu hayalin, bu henüz bilinmeyen, anlaşılamayan, gizli şeyin bir iletisi gibidir o.”
“Öyle yerler vardır ki, tıpkı dostlarımız gibi, bizim için yaratılmışlardır sanki, yolda giderken karşımıza çıkıverirler ve bizim için vazgeçilmez, hatta kaçınılmaz olurlar.”
Balthus’dan...
* * *
Robert Bresson’un muhteşem “Yankesici” (Pickpocket) filminden aklımda kalan bir deyiş; ”Görürler ama fark etmezler, duyarlar ama işitmezler...” M.Güreli
31 Aralık 2010 Cuma
Boris'in not defteri (Vera ve Boris)
Hayatta en sıkıcı şeylerden birinin, geleceğinden emin olmadığımız birini beklemek olduğunu okumuştu bir yerde Vera. Boris’in ortadan kaybolduğu ilk ayın sonunda da kendini tamamen bu duygunun esiri hissetmişti. Çevresiyle iletişim kuramamasını da buna bağlıyordu doğal olarak, Anna’ya şöyle yazmıştı: “Gideceği yeri söyleseydi, Paris ya da Trieste ne fark ederdi ki; ama hiçbir belirti yok.
“Son kez yürüdüğümüz yolda beni üzmemek için susmuş olabileceği aklına gelebilir, ama beni en çok yaralayacak olanın bu olduğunu çok iyi bilirdi. En kötüsü bir mektup yazardı, gittikten sonra elime geçecek olan ya da bir telefon açıp sessiz kalabilirdi. Şimdi kuşkularım her yönde büyüyor, daha fena sonuçlar çıkarmaya başlıyorum, bir tek defteri bana yardımcı oluyor, dün başka türlü yorumlayabildiğim birçok cümle bugün başka anlamlar çağrıştırıyor bana. Senden tek isteğim, beni bekletme, hemen yaz...”
Dünyayı mı gezmeye çıkmıştı, yoksa yerinden ya da kendinden hoşnutsuzluğu mu dağıtmaya? Geminin ipleri koptuğunda anladı her şeyi; evden uzaklaşmaya başladığını, nereye gideceğini bilmediğini ve öfkesinin sınırsızlığını hissetti. İçinde kurduğu, hayal ettiği, sadece “bilmediğim” diye tanımlayacağı sonsuz bir alanda kaybolup gitmek, bilinmeyen arazilerde, beldelerde ya da garip kuşların ilk kez şarkılarını rahatlıkla söyleyebildikleri ormanlarda dolaşmaktı. Belki de biraz zenginleşmenin kendinde olanı kaybetmeyi göze almak olduğuna inanıyordu. Her ne olursa olsun, Boris yoktu artık...
***
Ülkeler gördüm görülmedik, çiçeklerine
Gözler karışmış, insan yüzlü panter gözleri
Büyük ebemkuşları gerilmiş engine,
Morarmış sürüleri çeken dizginler gibi.
***
Yıllarca Vera, ona gelen mektuplarda ne gariptir Boris’le ilgili tek satırın yer almamasına hep şaşırdığını söylemiştir ve bu onda, kayboluş hikâyesinin ardında yine onun olabileceği kuşkusunu yaratmıştır. Bir dergide yayımlanan Eisenstein’in Korkunç İvan filmi üzerine bir yazı da şüphelerini iyice arttırmış, bu üslubun, yani Boris’in taklit edilemeyeceğini ısrarla belirtmiştir, ama zamanla başta Anna olmak üzere dostları onu bu düşüncesinden uzaklaştırmışlardır.
Vera, verandada sabahın ilk kahvesini yudumlarken, eli bir akşam önce masada bıraktığı Boris’in defterine dokundu yavaşça. Okşar gibi kapağı kaldırdı, sayfalara koklayarak yaklaştı, yazının kalitesinin güzelliğine ve eskizlere hayran kaldı, büyülendi. İncelikle işlenmiş notlardan rastgele okumaya başladı.
Her şey anlatış biçimlerine göre belirleniyordu sanki. Tarihin birçok olayını, kişisini yakından incelemeye koyulduğunda insan, farklı çerçeveler içinde aynı resimleri gördü hep. Gerçekte kim olduklarını öğrendiğini düşündü, onları öyle yaşattı kendi dünyasında. Zamanla resimler değişmeye başladı, silinmedi ama bazen görünmez bile oldu. Önce kendi bakış açısına bağlamaya çalıştı farklılıkları. Belki de sadece kendi değişime uğramıştı, oysa okuduğu her cümle, her bilgi kişilerin yüzüne yansıyor olabilirdi pekala. İşin kötüsü bunu paylaşacak kimse yoktu çevresinde; şaşkınlığını hep içinde yaşadı bu yüzden. Değişimi satır satır yazarak konuşuyordu tarihin değer verdiği simalarıyla.
Araya zaman zaman öyle önemli yazarlar girdi ki, çok az bildikleri insanları en iyi onlar anlattı, derinlikli çözümlere ulaştırdılar. Hiç tanımadan yazanlar, o kadar yaklaştı ki o insanlara, tarihin yanlış, eksik anlatılmış birçok kişisi artık kendileri gibi olmaktan sıkılmamaya başladılar, yavaş yavaş bizlere korkmadan görünebildiler.
Yeni bir kitaba ya da bilgiye ulaşan kişi ne kazanmıştı acaba, neler eklenmişti hayatına? Soruyu böyle ele aldığımızda şöyle diyebiliriz: Daha önceki halimle ancak şimdi kıyaslayabilirim kendimi. Bir başka yol bu gece yürüdüğüm. Ay bir başka, engebeler farklı, taşlar sararmış, gözlerim seni daha iyi görüyor, ellerim masaya daha yakın. Ne gece ama, diyorsun sessizce...
***
Bataklıklar gördüm, geniş fıkır fıkır kaynar;
Sazlar içinde çürür koskoca bir ejderha,
Durgun havada birdenbire yarılır sular,
Enginler şarıl şarıl dökülür
girdaplara.
–Rimbaud M.Güreli
“Son kez yürüdüğümüz yolda beni üzmemek için susmuş olabileceği aklına gelebilir, ama beni en çok yaralayacak olanın bu olduğunu çok iyi bilirdi. En kötüsü bir mektup yazardı, gittikten sonra elime geçecek olan ya da bir telefon açıp sessiz kalabilirdi. Şimdi kuşkularım her yönde büyüyor, daha fena sonuçlar çıkarmaya başlıyorum, bir tek defteri bana yardımcı oluyor, dün başka türlü yorumlayabildiğim birçok cümle bugün başka anlamlar çağrıştırıyor bana. Senden tek isteğim, beni bekletme, hemen yaz...”
Dünyayı mı gezmeye çıkmıştı, yoksa yerinden ya da kendinden hoşnutsuzluğu mu dağıtmaya? Geminin ipleri koptuğunda anladı her şeyi; evden uzaklaşmaya başladığını, nereye gideceğini bilmediğini ve öfkesinin sınırsızlığını hissetti. İçinde kurduğu, hayal ettiği, sadece “bilmediğim” diye tanımlayacağı sonsuz bir alanda kaybolup gitmek, bilinmeyen arazilerde, beldelerde ya da garip kuşların ilk kez şarkılarını rahatlıkla söyleyebildikleri ormanlarda dolaşmaktı. Belki de biraz zenginleşmenin kendinde olanı kaybetmeyi göze almak olduğuna inanıyordu. Her ne olursa olsun, Boris yoktu artık...
***
Ülkeler gördüm görülmedik, çiçeklerine
Gözler karışmış, insan yüzlü panter gözleri
Büyük ebemkuşları gerilmiş engine,
Morarmış sürüleri çeken dizginler gibi.
***
Yıllarca Vera, ona gelen mektuplarda ne gariptir Boris’le ilgili tek satırın yer almamasına hep şaşırdığını söylemiştir ve bu onda, kayboluş hikâyesinin ardında yine onun olabileceği kuşkusunu yaratmıştır. Bir dergide yayımlanan Eisenstein’in Korkunç İvan filmi üzerine bir yazı da şüphelerini iyice arttırmış, bu üslubun, yani Boris’in taklit edilemeyeceğini ısrarla belirtmiştir, ama zamanla başta Anna olmak üzere dostları onu bu düşüncesinden uzaklaştırmışlardır.
Vera, verandada sabahın ilk kahvesini yudumlarken, eli bir akşam önce masada bıraktığı Boris’in defterine dokundu yavaşça. Okşar gibi kapağı kaldırdı, sayfalara koklayarak yaklaştı, yazının kalitesinin güzelliğine ve eskizlere hayran kaldı, büyülendi. İncelikle işlenmiş notlardan rastgele okumaya başladı.
Her şey anlatış biçimlerine göre belirleniyordu sanki. Tarihin birçok olayını, kişisini yakından incelemeye koyulduğunda insan, farklı çerçeveler içinde aynı resimleri gördü hep. Gerçekte kim olduklarını öğrendiğini düşündü, onları öyle yaşattı kendi dünyasında. Zamanla resimler değişmeye başladı, silinmedi ama bazen görünmez bile oldu. Önce kendi bakış açısına bağlamaya çalıştı farklılıkları. Belki de sadece kendi değişime uğramıştı, oysa okuduğu her cümle, her bilgi kişilerin yüzüne yansıyor olabilirdi pekala. İşin kötüsü bunu paylaşacak kimse yoktu çevresinde; şaşkınlığını hep içinde yaşadı bu yüzden. Değişimi satır satır yazarak konuşuyordu tarihin değer verdiği simalarıyla.
Araya zaman zaman öyle önemli yazarlar girdi ki, çok az bildikleri insanları en iyi onlar anlattı, derinlikli çözümlere ulaştırdılar. Hiç tanımadan yazanlar, o kadar yaklaştı ki o insanlara, tarihin yanlış, eksik anlatılmış birçok kişisi artık kendileri gibi olmaktan sıkılmamaya başladılar, yavaş yavaş bizlere korkmadan görünebildiler.
Yeni bir kitaba ya da bilgiye ulaşan kişi ne kazanmıştı acaba, neler eklenmişti hayatına? Soruyu böyle ele aldığımızda şöyle diyebiliriz: Daha önceki halimle ancak şimdi kıyaslayabilirim kendimi. Bir başka yol bu gece yürüdüğüm. Ay bir başka, engebeler farklı, taşlar sararmış, gözlerim seni daha iyi görüyor, ellerim masaya daha yakın. Ne gece ama, diyorsun sessizce...
***
Bataklıklar gördüm, geniş fıkır fıkır kaynar;
Sazlar içinde çürür koskoca bir ejderha,
Durgun havada birdenbire yarılır sular,
Enginler şarıl şarıl dökülür
girdaplara.
–Rimbaud M.Güreli
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)