31 Aralık 2010 Cuma

Boris'in not defteri (Vera ve Boris)

Hayatta en sıkıcı şeylerden birinin, geleceğinden emin olmadığımız birini beklemek olduğunu okumuştu bir yerde Vera. Boris’in ortadan kaybolduğu ilk ayın sonunda da kendini tamamen bu duygunun esiri hissetmişti. Çevresiyle iletişim kuramamasını da buna bağlıyordu doğal olarak, Anna’ya şöyle yazmıştı: “Gideceği yeri söyleseydi, Paris ya da Trieste ne fark ederdi ki; ama hiçbir belirti yok.


“Son kez yürüdüğümüz yolda beni üzmemek için susmuş olabileceği aklına gelebilir, ama beni en çok yaralayacak olanın bu olduğunu çok iyi bilirdi. En kötüsü bir mektup yazardı, gittikten sonra elime geçecek olan ya da bir telefon açıp sessiz kalabilirdi. Şimdi kuşkularım her yönde büyüyor, daha fena sonuçlar çıkarmaya başlıyorum, bir tek defteri bana yardımcı oluyor, dün başka türlü yorumlayabildiğim birçok cümle bugün başka anlamlar çağrıştırıyor bana. Senden tek isteğim, beni bekletme, hemen yaz...”


Dünyayı mı gezmeye çıkmıştı, yoksa yerinden ya da kendinden hoşnutsuzluğu mu dağıtmaya? Geminin ipleri koptuğunda anladı her şeyi; evden uzaklaşmaya başladığını, nereye gideceğini bilmediğini ve öfkesinin sınırsızlığını hissetti. İçinde kurduğu, hayal ettiği, sadece “bilmediğim” diye tanımlayacağı sonsuz bir alanda kaybolup gitmek, bilinmeyen arazilerde, beldelerde ya da garip kuşların ilk kez şarkılarını rahatlıkla söyleyebildikleri ormanlarda dolaşmaktı. Belki de biraz zenginleşmenin kendinde olanı kaybetmeyi göze almak olduğuna inanıyordu. Her ne olursa olsun, Boris yoktu artık...


***


Ülkeler gördüm görülmedik, çiçeklerine
Gözler karışmış, insan yüzlü panter gözleri
Büyük ebemkuşları gerilmiş engine,
Morarmış sürüleri çeken dizginler gibi.


***


Yıllarca Vera, ona gelen mektuplarda ne gariptir Boris’le ilgili tek satırın yer almamasına hep şaşırdığını söylemiştir ve bu onda, kayboluş hikâyesinin ardında yine onun olabileceği kuşkusunu yaratmıştır. Bir dergide yayımlanan Eisenstein’in Korkunç İvan filmi üzerine bir yazı da şüphelerini iyice arttırmış, bu üslubun, yani Boris’in taklit edilemeyeceğini ısrarla belirtmiştir, ama zamanla başta Anna olmak üzere dostları onu bu düşüncesinden uzaklaştırmışlardır.


Vera, verandada sabahın ilk kahvesini yudumlarken, eli bir akşam önce masada bıraktığı Boris’in defterine dokundu yavaşça. Okşar gibi kapağı kaldırdı, sayfalara koklayarak yaklaştı, yazının kalitesinin güzelliğine ve eskizlere hayran kaldı, büyülendi. İncelikle işlenmiş notlardan rastgele okumaya başladı.


Her şey anlatış biçimlerine göre belirleniyordu sanki. Tarihin birçok olayını, kişisini yakından incelemeye koyulduğunda insan, farklı çerçeveler içinde aynı resimleri gördü hep. Gerçekte kim olduklarını öğrendiğini düşündü, onları öyle yaşattı kendi dünyasında. Zamanla resimler değişmeye başladı, silinmedi ama bazen görünmez bile oldu. Önce kendi bakış açısına bağlamaya çalıştı farklılıkları. Belki de sadece kendi değişime uğramıştı, oysa okuduğu her cümle, her bilgi kişilerin yüzüne yansıyor olabilirdi pekala. İşin kötüsü bunu paylaşacak kimse yoktu çevresinde; şaşkınlığını hep içinde yaşadı bu yüzden. Değişimi satır satır yazarak konuşuyordu tarihin değer verdiği simalarıyla.


Araya zaman zaman öyle önemli yazarlar girdi ki, çok az bildikleri insanları en iyi onlar anlattı, derinlikli çözümlere ulaştırdılar. Hiç tanımadan yazanlar, o kadar yaklaştı ki o insanlara, tarihin yanlış, eksik anlatılmış birçok kişisi artık kendileri gibi olmaktan sıkılmamaya başladılar, yavaş yavaş bizlere korkmadan görünebildiler.


Yeni bir kitaba ya da bilgiye ulaşan kişi ne kazanmıştı acaba, neler eklenmişti hayatına? Soruyu böyle ele aldığımızda şöyle diyebiliriz: Daha önceki halimle ancak şimdi kıyaslayabilirim kendimi. Bir başka yol bu gece yürüdüğüm. Ay bir başka, engebeler farklı, taşlar sararmış, gözlerim seni daha iyi görüyor, ellerim masaya daha yakın. Ne gece ama, diyorsun sessizce...


***


Bataklıklar gördüm, geniş fıkır fıkır kaynar;
Sazlar içinde çürür koskoca bir ejderha,
Durgun havada birdenbire yarılır sular,
Enginler şarıl şarıl dökülür
girdaplara.
–Rimbaud M.Güreli

27 Aralık 2010 Pazartesi

Küçük rüzgarlarını bekleyen kadın...(Vera ve Boris'in Hikayesi)

Kılıç değilsin ama, bu ölçüsüz yaralar ne? Davul değilsin; şu gürültüler ne oluyor? –Nizami

Tanrım, onları bağışla, ne yaptıklarını biliyorlar çünkü! –Karl Kraus


Graham bir kitabında, “Yemin ederim ki eğer yaşadığını görürsem, senin hayatta kalman uğruna her şeyden, hatta senden bile vazgeçmeye hazırım...” diye yazmıştı.

Vera, günlerdir bu cümleyle yaşıyordu...

Eğer Boris’in hayatında bilmediği bir şey varsa yaşamasından önemli olamazdı. İçini kemiren, haber alamadığı her şey, onun varlığıyla kıyaslanamazdı bile.

Boris’in yaşamasına karşılık rahatlıkla her şeyi bırakabileceğini düşünmek, canını çok sıkıyordu.

Böyle bir olasılığı aklından geçirmek, kendi durumunu değerlendirmesiyle, birçok cephede savaşma tanımına uygun düşüyor, onu yalnızlığından kurtarıyordu.

Ama her sabah uyandığında yanı başında beliren bu ihtimal, beynini kemiren tercih, yine de onu rahatsız ediyordu.

Hayata tutunma söz konusu olduğunda ise, diplerden, umudun mahzenlerinden esen rüzgârlar ona yardımcı oluyor, nefes almasını, harekete geçmesini sağlıyordu.

Savaşın yarattığı camsız, ölü binaların varlığı her yanı kaplamıştı.

Harabeler içinde yaşamak, tedirginliklerle, acılarla bezenmiş bir ömre bir tehdit unsuru olarak geri dönüyor, her gece duvarları sarsıyordu.

Taşların arasında uzanmış hikâyelerle birlikte dolaşırken, üzerinden atamadığı bir ağırlıkla, kendini dar Cenova sokaklarının karanlığında uzun süredir yanmayı bekleyen bir mum gibi hissediyordu.

Yaşama karşı ayrılık, savaşın, şeytanla yaymaya çalıştığı binlerce antlaşmadan sadece biriydi.

Bir yanda, o verilmiş sözün büyüsü ve kutsallığına hayranlık, bir yanda yerine getireceğinden emin olmadığı, bir büyük jeste duyulan korku vardı.

Harabelerde okunan bir tarih...

Ama endişeleri tüm benliğini sardığında, artık kilisenin duvarlarının dibinde dolaşmak yerine içeri süzülüyordu.

O kutsal anlaşmaya ihtiyacı olduğunu, yakın durduğunu, ancak bu yolla ona kavuşabileceğine kendini inandırmaya çalışıyordu.

Sadece onun hayatta kalmış olmasını dilerken, her gece aynı duayı ediyordu.

Umursamaz, uzun yıllar çarpıyordu yüzüne. O beklenmedik anda yakalandığı rüzgar gibi esiyordu odada. Engelleyemediği kötü duygular o saniyelerde yokluyor, adımlarını şaşırtıyor, aklını başka şehirlerin gettolarına gömüyordu.

Boris’i bir daha göremeyeceğine inanmak istemiyordu.

Sokaklarda ona rastlamak umuduyla durmadan dolaşıyordu.

Gizlemiyordu yorgunluğunu geceler...

Bir tek umudunu yitirdiğinden söz etmiyordu...

Ve savaş sona erdi bir sabah.

Kuşların cıvıltıları gözyaşlarıyla, kahkahalarla buluşup radyolardan önce ulaştı Cenova’ya...

Bir haber alabilmek için bir kez daha attı kendini sokaklara...

Karamsarlığını biraz olsun azaltan bir bahar günü sokakta yalnız başına yürüyor, kendi kendine konuşuyordu yüksek sesle. Çevresine bakıyor, herkesin ona bir şeyler söylemeye hazırlandığını düşünmek istiyordu.

Boris’in yaşadığını duymak istiyor, yine aynı yerlerde dolaşıyordu akşama kadar.

Otele başka bir Vera olarak dönüyor, yorgunluğunu hissetmiyordu bile...

Vera, Cenova’da kaldığı otelin odasında karışık duygular içinde uyanmıştı.

Aynaya baktığında yüzündeki çizgilerin kaybolduğunu görüyordu rüyasında...

Siyah bir gölge, çevresindeki lambalardan habersiz, kaldırımların toz bulutlarından kurtarıyor kendini, geniş bir sokağa iniyor. Merdivenleri hızla tırmanıyor, artık dekor olmaktan çıkmış iskemleye oturmuş yüzü görünmeyen birinin fısıldadığı, tılsımlı, unutulmuş ve kimseye ait olmayan bir kelimeye yöneliyor.

Duvarda yine aynı kelime karşımıza çıkıyor.
Okuyor, ama ne olduğunu aklında tutamıyor bir türlü.

Uzun bir yolculuğa çıkmış gibi, başka bir sabah da yine aynı mekânda uyanabileceğini düşünüyor.

Tren çok yavaş ilerliyor.
İstasyonların birinde, fırtınanın iyi bir başlangıç, kötülüğün abartılmış ciddiyet, mabede ulaşmanın cesaret olduğuna dair bir yazıya takılıyor gözü.

Kendi anlatımının heybetinden kaçan insanlar geliyor aklına...

M. Güreli

22 Aralık 2010 Çarşamba

Tuhaf insanlar ve Baudelaire üzerine...

Yüreğin ölümü en kötü ölüm şeklidir. -Oscar Wilde


Serçe kafese girince / Gökyüzü hiddetlenir. -William Blake


Zaman taşımaz hileleri...


Neyi nasıl, niçin yaptığını vurur yüzüne,


Hastalıklı bir rengin çığlığı


kader saklanamaz.


Pencerenin altından geçer


Defineler ararsın


Ve batarsın diplere...


Ama her zaman biri yardım eder...


Düşmezsin


...


Küçük bir evde yaşıyordu Seda. Uzaklarda sevdiği biri vardı, bazen onu ziyarete geliyor, günlerce kalıyor, sonra yine kaybolur gibi uzaklaşıyordu. Yıllardır böyle sürüyordu hayat. İlk zamanlarda duyduğu yalnızlığı da aştı giderek. Artık bildiği bir şey vardı. Bir sabah uyandığında onun gitmiş olabileceği...


...


Şiirler arasında yaşardı Nathan. Yıllarca mimar olarak hayatını kazanmış, sonunda kendini resme vermişti.


Bazı dizeleri çok severdi, büyük kağıtlara yazar, odasına asardı.


Resimlerinin her birinde çeşitli dizeleri bulurdunuz. Baudelaire en sevdiği ozandı.


Bir gün evine biri geldi ama kendisine o kadar çok benziyordu ki; ne yapacağını şaşırdı, heyecanlandı, eli ayağı birbirine dolandı.


Kuzey Dakotalı olduğunu, resmini yaparsa istediği parayı vereceğini söylüyordu. Özellikle birinin resmini yapma fikrinden hiç hoşlanmıyordu Nathan, ama karşısındaki adam ona o kadar çok benziyordu ki, sanki kendi resmini yapacağını geçirdi aklından.


Bir otoportre bile yapsa ona benzerdi...


Kabul etti, adam ertesi gün gelebileceğini söyleyerek ayrıldıktan sonra kendine bir kahve yaptı ve koltuğuna oturdu. Hiç tedirgin olmadığını düşündü.


Ertesi gün erkenden kalktı.


O adamı bir daha hiç görmedi.


...


Biri her zaman yardım eder, düşmezsin.


Başka bir gün aynada okumadığın kitaplar gelir aklına. Başka bir gün pencereden bakar gülersin.


Odasında yıllarca bekleyen birini bilmezsin, zaten kimse de söylemez sana.


Günün birinde öğrenir ama gitmezsin.


Çevrende görmediğin biri için dua da etmezsin, elin ayağın birbirine dolanır, sendeler ama düşmezsin.


Küçük küçük şarkılar ezberleyip komşularına söylersin, karşına iyi bir şarkı çıktığında salonu terkedip gidersin.


Çarşambaları eve geç gelir, perşembeleri neden geç kalktığını bilmezsin.


...


İnsan ne zaman kendini özgür hissetse, baş dönmesi de birlikte gelir.


Farklı olduğunu hissetmenin rahatlığı bir tedirginlik yaratır, tedbirsizliğin yol açtığı huzursuzluk, bireyin yaptığı şey için değil, yapmak zorunda olduğu ve yapabileceği şey için kaygılanmasına yol açar.
M.Güreli

12 Aralık 2010 Pazar

Kierkegaard, hayaller ve sokaklar

Baktım ki ağzımın tadı kaçmış, buruklaşmışım, baktım ki içimi o soğuk kasım yağmurları çiseliyor, işte o zaman bir an önce denize açılmanın zamanı geldi diye düşünüyorum. -Herman Melville

Ona gönderilen küçük bir kâğıtta sanki her şey özetlenmişti. Baştan aşağı unuttuğu, kendi kendine sonuca vardığını sandığı birkaç problemin farklılığı üzerine yeniden düşünmeye başlamış, zamanın geldiğini hissetmişti. Yine de onu dinleyecek kimsenin olmadığını biliyordu. Korkusu bu yüzdendi.

Pencereden bakarken çalan telefonla irkildi, Bris’in çok hasta olduğunu öğrendi. Onu çocukluğundan beri tanırdı. Birlikte geçirdikleri günler geldi aklına, hayallerinin ne kadarını gerçekleştirmiş olduğunu düşündü.

Yeğenlerinden dört yaşındaki Mustafa bir gün onun için para biriktirdiğini söylemişti. Söylenen böyle bir söz ilk başta ağır bir şaka gibi gelse de çok sevindirmişti onu. “Bu küçük benim sıkıntımı nasıl da fark etmiş, kimsenin anlamadığını sandığım her şeyi o yakalamıştı, bana gösterdiği kumbarasını hiç unutamadım” demişti. Yıllar sonra Fransa’ya yerleştiğini duymuştum. Bir kaza geçirmişti, ama hiç umudunu yitirmemiş, çalışmalarını sürdürmüştü.

Onu ziyaret etmek için yola çıktı.

***

Alan W.Watts bir yerde şöyle yazar: “Alışılmış şeylerden kurtulmayı istemek onları aşağılamak değil, onlarca aldatılmaya boyun eğmemektir.” Bu sözü sürekli tekrarlamak gerekir.

***

İnsanların dıştan hiç bilgi almadan aklıyla her şeyin üstesinden geleceği, gizli yasaları sezebileceğini düşünen biriydi. Yalnızdı ve zamanının büyük bir kısmını piyanosunun başında geçiriyordu. Yıllar önce sevgilisinden kısa bir süre kopmak zorunda kaldığında, döndüğünde her şeyin değişmiş olduğunu görmüş, ne yapacağını iyice şaşırmıştı. Sevgilisi başka biriyle nişanlanmış ona da yeni bir yaşama başlaması gerektiğini duyurmuştu. Sanki Kierkegaard’ın başına gelenleri yaşıyordu. Kimden duyduğunu hatırlamıyordu ama bu filozof da buna benzer bir şeyler yaşamıştı. O da kitabını yazmak için sevgilisinden uzaklara gitmiş, aldığı bir mektupla gerçeği öğrenmişti.

Bir gün sokakta dolaşırken ona rastladı, yalnızdı ve kimseyle konuşmaya niyeti yoktu. Oysa o kadar yakındaydı ki, kaçamadı, eski sevgilisi: “On yıldan fazla sana hiç rastlamamış olmam ne tuhaf, bir ay sonra bu kentten ayrılıyorum, hiç değişmemişsin...” dedi. Önüne baktı, “demek gidiyorsun” dedi ve hızlı adımlarla yürümeye başladı. Eve döndüğünde piyanosunun başına oturdu, çok eski bir şarkısını çaldı.

Babasının bıraktığı parayla geçiniyor, kendine yetmenin sırlarını keşfetmeye çalışıyordu. Bir gün bestelerini ortaya çıkarma düşüncesini terketti, artık sokakta ona rastlamayacağından emindi.

***

Jack Kerouac yerinde durmayı sevmeyen, kendini yollara adamış biridir. Şöyle der: “Daha uzun bir yol vardı aşılacak. Ama ne tasa, yol yaşamdır.” Bazı akımları o enerjileri yaratanlar sürükler. Beat Kuşağı da varlığını bir avuç gezgine borçludur. Ginsberg, Ferlinghetti, Burroughs, Orlovsky, Corso gibi bu akımın önde gelen yazarları da Amerika’yı bir baştan bir başa dolaşırlar, yaşayıp yazmayı seçerler. Kerouac’ın örnek aldığı kişi de maceraların adamı büyük yazar Jack London’dur.

***

André Maurois: “Niçin bir turna balığına, bir sazan balığına üç yüz yıl veriliyor da Byron’a, Mozart’a yalnız otuz yıl yeterli görülüyor” diye sorar. Mehmet Güreli

5 Aralık 2010 Pazar

Rilke,sihirbaz ve balık...

Gözlemimizden çıkaracağımız sonuçsa şudur: İnsanlık, azdan çok yapmasını bilen bir azınlık ve çoktan az yapmasını bilen bir çoğunluk olmak üzere ikiye ayrılmıştır. -Nietzsche

Sihirbazın biri büyük bir iddiaya girmişti. Diri diri gömülüp altı ay toprak altında kalacak, sonra yine canlı olarak çıkacaktı.
Sihirbazı gömdüler. Mezar gizlice kurcalanırsa fark edilsin diye de, toprağın üstüne devedikenleri diktiler.
Üçüncü ay dolarken sihirbaz iddiayı kaybetti.
Devedikenlerini yemek için dışarı çıkmıştı.

* * *

Balıkçı yakaladığı minicik balığı sepete atmak üzereyken Balık dile geldi:
“Ne olur beni yine suya bırak. Senin işine yaramam. Zaten tanrılar balık yemez.”
“Ben Tanrı falan değilim,” dedi Balıkçı.
“Doğru,” dedi Balık. “Ama Zeus bu yaptığını duyar duymaz seni Tanrılığa yükseltecek. İnsanlar küçük balık yakalamaz çünkü.”
Ambrose Bierce’in Karanlığın Kahkahası’ndan...

* * *

Evinden ayrıldığında çok düşünceliydi. Kendini rıhtımda dolaşırken buldu. Aklından geçenleri kâğıda dökmeden önce bir daha gözden geçirmek istiyordu. Bir balıkçı meyhanesine attı kapağı. Bir şeyler ısmarladı ve yazmaya koyuldu: “Duino üzerine bir yazı yazmayı düşündüğünde, şatonun daha resmini bile görmemişti. Daha sonra Rilke’nin ilk dizeyi yakalayışına ulaştığında şöyle düşünmüştü. Bir yolculuk  mu, yoksa her şeye ara verip bir sesin, bir dalganın büyüsünü yaşamak mı?

Şatonun kayalıklarına doğru uçan bir kuşun, dalgalarla yarıştığını görüyordu Rilke; öyle bir içten gürlemeydi ki dalgaların öfkesi, kuyularda öksüz kalmış bir keçi bile şarkıyı duyabiliyordu.

Bu sevimli yaratığı kim kurtaracaktı? Üç gündür aç susuz haykırıyordu kuyuda. Dalgaların seslerinin, kendi sesini bastırmasının da kurtuluşunu geciktireceğine inanıyordu. Son bir hamle daha yaptı, tüm yeteneği kuyudan dibinde onu kurtarmaya yetmiyordu. Daha ne kadar dayanabileceğini kestirmek zordu.

Rilke, prensesin kendisine ayırdığı odada ilk kelimelerin coşkusuyla müthiş bir gece yaşamıştı. Masasının başından hiç ayrılmamış, dostlarına bir tek kendisinin hissettiği, yeni bir yapıtın doğuşunu ve henüz nereye ulaşacağını kestiremediği hedefinin ipuçlarını duyurmuştu. Yazdığı mektuplar bugün de Rilke’nin sevincinin, yaratıcılığının tüm ayrıntılarını bizlere sunuyor. Ve dolaştığı yol bile ünlü bugün. “Rilke’nin Yolu”, İtalyancada “Sentiero” diye anılıyor.


...ölüm, bizden öteye dönük olan,
Bizim aydınlatamadığımız yüzüdür yaşamın...
Gerçek yaşam biçimi her iki
bölgeye uzanır, en büyük kan dolaşımı her iki boyunca...
yapılması gereken burada bırakılmış, dokunulmuş olanı,
daha geniş çemberin içine almak
gölgesiyle yeryüzünü karartan
bir öbür dünyaya değil bir bütüne, bütünün kendisine...


İşte o dolaşmalar, şatonun görkemiyle Adriyatik kıyılarının azgın dalgalarıyla sözcüklere dönüşüyor Rilke’de. İşte o günlerden birinde, birinci Ağıt’ın günışığına çıkmaya başladığı bir saatte, aykırı bir ses karışıyor o seslere... Keçi’nin çığlıklarını duyuyor Rilke ve hemen kendini kuyunun başında buluyor; keçiyi kurtarıyor.”
Meyhaneden çıktığında yağmur yağıyordu, rıhtımın ıslak parke taşlarında saatlerce yürüdü, eve döndüğünde sabah oluyordu...
M. Güreli

29 Kasım 2010 Pazartesi

Fotoğraflardan silinen kahramanlar...

Bülbülün ve karganın ses organları benzer yapıdadır, ama birincisinin çeşit çeşit şakımak için kullandığı bu organları, ikincisi yalnız gagalamak için kullanmaktadır.
                                          –Charles Darwin


Şöyle yazar Oscar Wilde: “Acıya duyulan sempati elbette var olacaktır. O, insanın ilk dürtülerinden biridir. Birey hayvanlar, tabir caizse daha yüksek hayvanlar bu duyguyu bizimle paylaşırlar.

Fakat şunu unutmamalı ki, sevinci paylaşmak dünyadaki sevincin toplamını yoğunlaştırırken, acıya yerinmek acının miktarını gerçekten azaltmaz. İnsanın kötülüğe daha iyi göğüs germesini sağlayabilir, ama kötülük ortadan kalkmaz. Vereme yerinmek veremi ortadan kaldırmaz; bunu Bilim yapar.”

***

En büyük amacın, evrensel temel yasalara ulaşmak olduğunu ve bu yasalara giden mantıksal yolların olmadığını söyler Albert Einstein. Ona göre, onlara yalnızca sezgiyle, deneyimin sempatik kavranışı ile varılabilir.

Hayatın içinde söylediğimiz her söz, her davranış, oturup seyrettiğimiz her oyun bize aklımızın, sezgilerimizin yeterliliği konusunda apaçık veriler sunar durur. Kâh dururken, kâh düşünürken tüm çizelgeler yanılgılarımızda ya da doğru tahminlerimizde yanıp yanıp sönerler. Kime ne söylediğimizi duymaya başlarız sessizce. Geçmiş denilen takvimden kopmuş zaman birimine kötü bir benzetmeyle bakmayı öğreniriz, acımasızca uzak durur, doğrularımızla baş başa kalmanın acısını çekeriz. Kime ne söylediğimizi hatırlamak bile istemeyiz.

Bazı toplumsal değerlerin kitlelerin beğenileriyle yeniden düzenlenir görünmesinden ürkmenin altında yatan neden de budur. Anlatamamak değildir bu, tam tersine her şeyi mükemmel düşünmektir. Kimsenin yanınızda olmamasına da üzülmenizin çabuk atlatılabilir olmasına da pek şaşırmamak gerekir.

Eğer tarihteki fotoğraflarda yer alan kişileri silmeye çalışan birine hayranlık duyanlara rastlarsanız, ne düşündüğünüz hiç önemli değildir artık. O, beklemediğiniz bir yerde duymayı bile hayal edemeyeceğiniz cümleler taşımaktadır kafasında. Comines şöyle der: “Zalim insan hiçbir zaman cesur olmamıştır.”

***

1990’larda, Japoncada “gönüllü olarak aşırı çalışmak” anlamına gelen “karo” sözcüğünden, “aşırı çalışmaktan ölmek” anlamına gelen “karosi” sözcüğü türetilmişti ve kelime kısa sürede İngilizce, Almanca ve Fransızcaya girdi. 1994’te ölü sayısı 32, ertesi yıl da 76 olarak açıklandı. Artık hastalık tescil edilmişti.

***

Theodor W. Adorno’dan: “Kültürlü zevksizler bir sanat yapıtının onlara bir şey “vermesi” gerektiğini düşünürler hep. Radikal yapıtlara artık kızmıyor ve su utanmazca alçakgönüllü mazerete sığınıyorlardır: Anlamıyorum.

Bu tavır, hakikatle son negatif ilişkileri olan muhalifliği bile ortadan kaldırır ve tacizkâr nesne de tatlı bir gülümsemeyle kendi benzerleriyle birlikte kataloglanır: Reddetme veya yeğlenme sorumluluğu bile üstlenilmeden reddedilebilecek veya yeğlenebilecek tüketim mallarıdırlar artık.”

***

Şöyle der Kafka: “İki hasmı var: Birincisi onu ardından, başlangıçtan bastırıyor. İkincisi ise yolun ilerisini kesmiş. Her ikisine karşı da savaş veriyor. Tabii ikincisine karşı savaşında birincisinden destek alıyor, çünkü birincisi onu ileri itmek istiyor. Aynı şekilde birincisiyle olan savaşında, kendisini geriye ittiği için ikincisinden destek alıyor, ama bu yalnızca teorik olarak böyle. Zira ortada yalnızca iki hasım yok, kendisi de var; gerçekten kendi niyetinin ne olduğunu biliyor mu? Yine de savunmasız kaldığı bir anda –ki bu ânın şimdiye dek hiçbir gecenin olmadığı kadar karanlık olması gerekir- kavga hattının dışına sıçramanın ve kavgadan edindiği tecrübeyle hasımların birbirleriyle olan savaşında hakemlik konumuna yükselmenin hayalini kuruyor.”

Hannah Arendt de bu hikâyeyi şöyle yorumluyor; “Bütün basitliği ve kısalığıyla bu hikâyede “düşünce olayı” denebilecek bir zihinsel bir görüngü (fenomen) anlatılır. Sahnede geçmiş ile geleceğin güçlerinin birbirleriyle savaştığı bir savaş alanı vardır; aralarında da ayakları üzerinde durmak için her iki tarafa karşı da mücadele vermek zorunda kalan, Kafka’nın o dediği insan yer alır. Dikkat edilmesi gereken ilk şey sadece geleceğin değil, aynı zamanda geçmişin de bir güç olarak görülmesidir; öte yandan geçmişin yükü, geleceğe doğru ilerlemekte olan insanların sırtlarından atabilecekleri, hatta atmaları gereken bir yük değildir.

Faulkner’in deyişiyle, “geçmiş asla ölü değildir, hatta geçmiş bile değildir.” Üstelik geriye, başlangıç noktasına kadar uzanan bu geçmiş insanı geriye çekmez, ileriye iter ve beklenenin aksine, bizi geriye, geçmişe doğru çeken gelecektir.”

M. Güreli

22 Kasım 2010 Pazartesi

Bir Deniz Kazası

Dalgalar azaldığında, uzaklardaki dağların ardında güneş yavaş yavaş kayboluyor, günün son ışınlarını mavilikler üzerine gönderiyordu. Volt, yıllardır yaşadığı adı sıcak kaya anlamına gelen sahil kasabasında yürüyüşe çıkmıştı. Etrafta sadece denizin sesiyle kuşların cıvıltıları duyuluyordu.

Kumlar arasına gizlenmiş ölü yıldızların yanında bulmuştu o gazeteyi. Sanki bir şeyler anlatmak için oraya bırakılmıştı. İlk sayfada hemen dikkatini çeken bir şey vardı. Çok iyi tanıdığı, yıllardır görmediği, hatta kaybolduğunu duyduğu eski bir arkadaşının gözlerini görmüştü fotoğrafta. Pokim’di bu, sanki ona bakıyor, kendisini görmesi ya da bulması için bir şeyler söylüyordu.

Zamanı tam hatırlamıyordu ama kaybolduğunu duymuştu bir yerlerden Pokim’in. Resimde, arkadaşının yanında üç kişi daha vardı. Haber özensizdi, işini sevmeyen biri tarafından kaleme alınmıştı, fotoğraftaki canlı bakışları öldürmeye çalışıyordu.

Bir yerde, çıktıkları deniz seferinden geri dönemediler, türünden bir ifade vardı. Fazla ayrıntıya yer verilmemişti; bir fırtınadan söz ediliyordu sadece. Bilinen, sıradan bir deniz faciası havasındaydı yazı.

Son fotoğrafları, diye yazılmıştı resmin altında ve imza Philippe’e aitti.

Biraz resme bakınca yanındaki kişilerden birini daha tanıdığını fark etti. Onu, hep kıyıda ufka dalıp giden, şimdiye kadar tek kelime konuşmadıkları bir gölge gibi hatırlıyordu. Ona ve köpeğine her zaman kumsalda uyurlarken rastlamıştı.

Ayrıca resimde bir de eğreti duran, sanki fotoğrafa sonradan monte edilmiş hissi veren şapkalı bir adam vardı.

Eve döndüğünde, gazeteyi masanın üzerine bıraktı, yiyecek bir şeyler hazırlamaya koyuldu. Yemekten sonra fotoğrafı kesti ve bir kartona yapıştırdı. İçinden bir ses Pokim’den şapkalı adama yoğunlaşmasını fısıldıyor, “Hikâyeyi ancak o anlatabilir” diyordu, “çünkü o biliyor...”

Beklemeye başlamıştı, bir ara Pokim’le göz göze geldi. Çaresizdi bakışı, ilk gördüğünden çok farklıydı, üstelik elleri de titriyordu şimdi.

Gözü artık şapkalı adamdaydı Volt’un.

Bütün gece gözlerini ondan ayırmadı ama şapkalı adamdan tek bir söz bile duyamadı, sabaha karşı bitkin bir halde masada uyuyakaldı. Birkaç saat sonra heyecanla açtı gözlerini, yine fotoğrafa bakıyordu. Birden Pokim’in bir şeyler söylemek için öne doğru eğildiğini gördüğünü sandı, yanılmamıştı. Ölü balıkların aryaları eşliğinde gözlerini Volt’a dikmişti:

“Birçok anımızı bana kurduğun tuzakta dibe batarken unuttuğumu görüyorum buradan. Sanki denize açılmamışız da, sahilde bağlı bir teknede bırakılmış, oralarda kalmışız. Şöminenin üzerindeki dört köşe kutuya sıkışmış hastalıklı parmakların boğazıma yapışmış, ne zaman düzeltmek gerekiyor facianın nemli sayfalarını; bu geri dönüşün tanıklarını da sen resmetmedin mi? Bırak önce ben anlatayım her şeyi, sonra yanımdakilerle sen yeniden düzenlersiniz, zaten fırtınada göremediklerin aynanın önünde ve takati kalmamış kanlı yelken bezlerinin sahte lekeleri gibi yüzüne çarpacak bir hızda hareket halindeler.

Bizim ıslak, kumlu ve eski hikâyemizi kim yazacaksa, şapkalı adamı da o konuşturacak ve sen her zamanki gibi hiç utanmadan,’ onun anlatacakları şu anda henüz kurumuş, önemli bir Fransızca gazeteye basılmış bir fotoğraftan çok şey ifade edecek’, diyeceksin...”
M. GÜRELİ

20 Kasım 2010 Cumartesi

Taş bir sözcük düştü parçalandı
Henüz yaşayan göğsümde
Zararı yok, ben zaten hazırdım
Gelirim bunun da üstesinden.
– Anna Ahmatova

Anna Ahmatova, şöyle yazıyordu:

“Ben bizim kadınlarımıza nasıl konuşulması gerektiğini öğrettim, ama onları sessizleştirmenin nasıl olacağını bilmem.”

İşte... yazın hışırdayan sıcak soluğu

Bayram gibi sarıyor pencereyi.

Ben çoktan sezmiştim bu

Aydınlık günü ve boş evi

•••

Hedeflerinin neler olduğunu söyleyen, tarihsel olarak da ispatladığını düşündüğümüz ya da saydığımız nice kişinin gerçekte neleri söylemediklerini ve yenemedikleri korkularının gizli damarlarının sinir uçlarını araştırmak için yola çıkmıştı sanki Boris. Bir görüşe göre de, üniversiteye bu yüzden girmiş, sekiz yılda üç tez hazırlamış, ama hiç kabul görmemişti zavallı Boris. Oysa ölümünden dokuz yıl sonra St. Petersburg’da yayımlanan bir dergide ondan ‘geleceğin habercisi’ diye söz ediliyor ve tezinden geniş bir bölüme yer veriliyordu:

“Bir gün Mozart’ın Sihirli Flüt operasındaki Cehennemin İntikamı Kalbimde Kaynıyor aryasını tekrar tekrar dinleyeceksiniz, o gün yeniden Zhdanov şehri eski adı Mariupol olacak ve Andrei Zhdanov’un heykeli yıkılırken, Shostakovich çalacak meydanda ve bir genç kız, Osip Mandelstam’ın şu dizelerini okuyacak Anna için;

Yenisey’in aktığı geceye götürün beni

Çanların yıldızlara değdiği,

Çünkü benim kanım kurt kanı değil,

Ancak bir benzerim öldürebilir beni.

Andrei, edebiyatı dış etkilerden koruma bahanesiyle en iyi yazarları temizlemeye çalıştığı yıllarda sabahtan akşama kadar elinde bardağıyla dolaşır, Josef’e meyve suyu içiyorum, derdi. Kimseye itimadı olmayan lider Josef ise ona güveniyor görünse de, içkiye düşkünlüğünden dolayı sık sık onu ortadan kaldırmayı düşünürdü.”

•••

Kronolojik olarak tarih sözkonusu olduğunda önde gelen kişilerden biri olmasa da kendi küçük çevresinde sevilen biriydi Cahit Hüsnü Bey. Neden sevildiğini bir gün kendi kendine şöyle açıklamıştı: “Felsefeyle hiç işim olmadığını çok iyi biliyorlardı, sadece tarihleri sıralıyordum onlara, biliyormuş gibi yapmalarına da ses çıkarmıyordum. Bu, eski bir yöntemdi; geçerli, dikey ve zararsızdı. Birkaç basamak çıkabilmek için ideal bile sayılabilirdi. Tarih öğrencisiyken tanıdığım sıkı bir Epikürcü olarak tanınan Victor’dan söz etmek isterim size; dünya felsefesini taramış, dil üzerine sürdürmüştü çalışmalarını. Marx’ın arkadaşı Heine’den iki şiir çevirmiştim o yıllarda ve ona göstermiştim. Hiç düzeltmemek daha iyi, öyle kalsın demişti. O zamanlar şakacı biri olduğunu kimse anlamamıştı, bugün bile sıkıntıları vardır bu konuda.”

•••

Sayılı günlerdendi. Ellerini masaya dayamış, benzer bir günü tam anlamıyla yaşıyor sayılmasa da, iyiden iyiye sıkıldığını hissetti tüm benliğiyle. Bazı kelimeleri hiç kullanmamayı özenle sürdüren bir yazarla tanışmıştı bir yemekte. Neden, diye sormak gafletinde bulunmuş, açıklamalarını dinlerken buna binlerce kez pişman olmuştu.

•••

“Tarihte yasalar aramaktan vazgeçilmelidir, her tarihsel olay bir kez ortaya çıkan bir gerçekliktir,” diyordu Herder.