5 Ocak 2011 Çarşamba

Hamsun, Renoir ve Barthus...

Sıkıntı, gerçekliğe sinmiş olan hiçliğe dayanır. –Kierkegaard


Maupassant, bir yazısında genç yazarlara şöyle seslenir: ”Görüş açınızı çok uzaklara, kimselerin göremeyeceği kadar uzaklara götürün ve orada yoğunlaştırın, ta ki sizin gördüklerinizi başkaları da görene kadar...”

* * *


Japon sinemasının dev ismi Akira Kurosawa, “Kurbağa Yağı Satıcısı” kitabında, filmlerinden uzun uzun söz etmekten hoşlanmadığını yazar ve bu durumu ”yılan resmine ayak çizmek” atasözüyle açıklar. Ama zaman zaman da filmlerinde anlatmak istediği bir düşüncenin tam olarak anlaşılmadığına tanık olduğunu da söyler. Ama en azından her zaman anlayacak bir kişinin olduğunun altını çizer.


Kurosawa’ya göre, en iyi senaryolar, açıklama bölümü en az olan senaryolardır.


“Ben çekim sırasında devamlı oyunculara bakacağıma çoğu zaman başka yerleri izlerim. Bir yere bakmak tabii ki bakışlarınızı bir noktaya yoğunlaştırıp başka bir şey görmemek anlamına da gelmez. Fakat çevrede olup bitenlerin farkında olmanız gerekir.”


* * *


Pontus, Oslo sokaklarında yakasını kaldırmış, vitrinlerdeki yiyecek sayılabilecek her şeyi izleyerek yürür. Küçük bir ekmek parçası bulduğunda karnını doyurmuş gibi her zaman gittiği parka gider, bir banka çöker ve yazıya döner, zor yazabildiği kalemiyle romanını yazmayı sürdürür. Kuzey’in soğuk gecelerinde, kirasını bir türlü ödeyemediği buz gibi odasında incecik battaniyesinin altında rüya sanılan kabuslar görür. Uyumak zordur, çalışmak zordur. Bulduğu küçük işlerde nefes alır gibi olur. Bir gece bir lokantanın önünde şansını ararken içeride yemek yemekte olan bir kıza takılır gözü. Daha sonra adının Yajali olduğunu öğreneceği kızın peşine takılır bu kez. Kızın da ona ilgisini keşfeder.


Bir gece yine aynı lokantanın önünde karşılaşırlar, zaten Pontus hep oralardadır, tanışırlar.


Bu kesit Knut Hamsun’un “Açlık” romanında gözler önüne serilir ve Pontus’un perişan yaşamı Hamsun’la da çok sıkı örtüşür. Hamsun, “Açlık”ı bitirip bir gazeteye götürdüğünde, onu karşılayan editöre de gözlerini dikip öyle bir bakış sarf etmiştir ki, daha sonra editör bu anı şöyle dile getirir: ”Bir anda kıvılcımlar saçan gözlerini fark ettiğimde onu reddetmeme imkân yoktu...”


* * *


Henry Miller, kelimelerden çok dile inanır ve dilden ayrı kalmış sözcükleri ölü varlıklar olarak niteler. “Kişi kendi için yarattığı dil ile kendi üslubu ile anlaşılır. Temiz yürekli insan için her şeyin, en gizli yazıların bile gün ışığında olduğuna inanırım. Böyle bir insan hep gizlerle karşı karşıyadır; ama gizler, ona bilmece gibi gelmez, o ussal, doğal bir yazgıdır ve dolayısıyla benimsenmiştir. Anlamak, gizlerin içine girmek değil, onunla mutluluk içinde sarmaş dolaş yaşamaktır.”


Henry Miller, kâr getiren yanda yaşayabileceği gibi zarar getiren yanda da yaşayabileceğini, çoğu sanatçının hayatı kavrayayım derken, daha ilk adımda, onun bütünlüğünü bozduğunu söyler.


* * *


Küçük Auguste, Louvre Müzesi’ni ilk gezdiğinde çok şaşırır. Eve döndüğünde elinde kalemi kağıdına hiçbir şey çizmeden öylece kalır, pencereden dışarıya bakar. Gördüğü resimlerin ressamlarını hayal etmeye başlar, evlerini, odalarını düşler. Daha sonra bir sanatçının nasıl oluştuğunu, beslenme kaynaklarını, etkilenmelerini düşünmeye başlar. Kısa bir süre sonra önce renkleri ayırt eder, sonra da ressamları tanımaya başlar. İlk çizgileri, derin etkilerin gölgesindedir. Auguste Renoir, dünyasını şöyle çizer: “Rousseau’nun, insanlar her şeyi bilerek doğar düşüncesi edebi bir düşüncedir. Biz hiçbir şey bilmeden doğuyoruz. Bizim bir yığın olanağımız var. Ama onları ortaya çıkarmak için öyle bir uğraş gerekli ki! Bendeki resim becerisini bulmak için yirmi yıl gerekti. Yirmi yıl boyunca doğayı seyretmek ve Louvre Müzesi’ne gitmek gerekti. Bulmak diyorsam da! Ben hâlâ işin başlangıcındayım ve ömrümü ona veriyorum. Bir Essoyes köylüsünü alın, ona üstün yapıtların en üstünü, Mozart’ın “Don Giovanni”sini dinletin, adam can sıkıntısından patlayacak ve bir çalgılı kahveyi yeğleyecektir, hem de ikiyüzlü Rousseau’ya rağmen. O halde yapılacak iş çok basit, çalgılı kahveden başlamak ama iyisini seçmek gerek.”


* * *


“Ressam hiçbir şeydir resmin serüveninde, sadece bir eldir, bir aygıttır, ulaştıran, kavuşturan daracık bir köprüdür, nereye gittiğini her zaman kendisi de bilmez; bu hayalin, bu henüz bilinmeyen, anlaşılamayan, gizli şeyin bir iletisi gibidir o.”


“Öyle yerler vardır ki, tıpkı dostlarımız gibi, bizim için yaratılmışlardır sanki, yolda giderken karşımıza çıkıverirler ve bizim için vazgeçilmez, hatta kaçınılmaz olurlar.”


Balthus’dan...


* * *


Robert Bresson’un muhteşem “Yankesici” (Pickpocket) filminden aklımda kalan bir deyiş; ”Görürler ama fark etmezler, duyarlar ama işitmezler...” M.Güreli

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder