Hayatta en sıkıcı şeylerden birinin, geleceğinden emin olmadığımız birini beklemek olduğunu okumuştu bir yerde Vera. Boris’in ortadan kaybolduğu ilk ayın sonunda da kendini tamamen bu duygunun esiri hissetmişti. Çevresiyle iletişim kuramamasını da buna bağlıyordu doğal olarak, Anna’ya şöyle yazmıştı: “Gideceği yeri söyleseydi, Paris ya da Trieste ne fark ederdi ki; ama hiçbir belirti yok.
“Son kez yürüdüğümüz yolda beni üzmemek için susmuş olabileceği aklına gelebilir, ama beni en çok yaralayacak olanın bu olduğunu çok iyi bilirdi. En kötüsü bir mektup yazardı, gittikten sonra elime geçecek olan ya da bir telefon açıp sessiz kalabilirdi. Şimdi kuşkularım her yönde büyüyor, daha fena sonuçlar çıkarmaya başlıyorum, bir tek defteri bana yardımcı oluyor, dün başka türlü yorumlayabildiğim birçok cümle bugün başka anlamlar çağrıştırıyor bana. Senden tek isteğim, beni bekletme, hemen yaz...”
Dünyayı mı gezmeye çıkmıştı, yoksa yerinden ya da kendinden hoşnutsuzluğu mu dağıtmaya? Geminin ipleri koptuğunda anladı her şeyi; evden uzaklaşmaya başladığını, nereye gideceğini bilmediğini ve öfkesinin sınırsızlığını hissetti. İçinde kurduğu, hayal ettiği, sadece “bilmediğim” diye tanımlayacağı sonsuz bir alanda kaybolup gitmek, bilinmeyen arazilerde, beldelerde ya da garip kuşların ilk kez şarkılarını rahatlıkla söyleyebildikleri ormanlarda dolaşmaktı. Belki de biraz zenginleşmenin kendinde olanı kaybetmeyi göze almak olduğuna inanıyordu. Her ne olursa olsun, Boris yoktu artık...
***
Ülkeler gördüm görülmedik, çiçeklerine
Gözler karışmış, insan yüzlü panter gözleri
Büyük ebemkuşları gerilmiş engine,
Morarmış sürüleri çeken dizginler gibi.
***
Yıllarca Vera, ona gelen mektuplarda ne gariptir Boris’le ilgili tek satırın yer almamasına hep şaşırdığını söylemiştir ve bu onda, kayboluş hikâyesinin ardında yine onun olabileceği kuşkusunu yaratmıştır. Bir dergide yayımlanan Eisenstein’in Korkunç İvan filmi üzerine bir yazı da şüphelerini iyice arttırmış, bu üslubun, yani Boris’in taklit edilemeyeceğini ısrarla belirtmiştir, ama zamanla başta Anna olmak üzere dostları onu bu düşüncesinden uzaklaştırmışlardır.
Vera, verandada sabahın ilk kahvesini yudumlarken, eli bir akşam önce masada bıraktığı Boris’in defterine dokundu yavaşça. Okşar gibi kapağı kaldırdı, sayfalara koklayarak yaklaştı, yazının kalitesinin güzelliğine ve eskizlere hayran kaldı, büyülendi. İncelikle işlenmiş notlardan rastgele okumaya başladı.
Her şey anlatış biçimlerine göre belirleniyordu sanki. Tarihin birçok olayını, kişisini yakından incelemeye koyulduğunda insan, farklı çerçeveler içinde aynı resimleri gördü hep. Gerçekte kim olduklarını öğrendiğini düşündü, onları öyle yaşattı kendi dünyasında. Zamanla resimler değişmeye başladı, silinmedi ama bazen görünmez bile oldu. Önce kendi bakış açısına bağlamaya çalıştı farklılıkları. Belki de sadece kendi değişime uğramıştı, oysa okuduğu her cümle, her bilgi kişilerin yüzüne yansıyor olabilirdi pekala. İşin kötüsü bunu paylaşacak kimse yoktu çevresinde; şaşkınlığını hep içinde yaşadı bu yüzden. Değişimi satır satır yazarak konuşuyordu tarihin değer verdiği simalarıyla.
Araya zaman zaman öyle önemli yazarlar girdi ki, çok az bildikleri insanları en iyi onlar anlattı, derinlikli çözümlere ulaştırdılar. Hiç tanımadan yazanlar, o kadar yaklaştı ki o insanlara, tarihin yanlış, eksik anlatılmış birçok kişisi artık kendileri gibi olmaktan sıkılmamaya başladılar, yavaş yavaş bizlere korkmadan görünebildiler.
Yeni bir kitaba ya da bilgiye ulaşan kişi ne kazanmıştı acaba, neler eklenmişti hayatına? Soruyu böyle ele aldığımızda şöyle diyebiliriz: Daha önceki halimle ancak şimdi kıyaslayabilirim kendimi. Bir başka yol bu gece yürüdüğüm. Ay bir başka, engebeler farklı, taşlar sararmış, gözlerim seni daha iyi görüyor, ellerim masaya daha yakın. Ne gece ama, diyorsun sessizce...
***
Bataklıklar gördüm, geniş fıkır fıkır kaynar;
Sazlar içinde çürür koskoca bir ejderha,
Durgun havada birdenbire yarılır sular,
Enginler şarıl şarıl dökülür
girdaplara.
–Rimbaud
M.Güreli
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder