Baktım ki ağzımın tadı kaçmış, buruklaşmışım, baktım ki içimi o soğuk kasım yağmurları çiseliyor, işte o zaman bir an önce denize açılmanın zamanı geldi diye düşünüyorum. -Herman Melville
Ona gönderilen küçük bir kâğıtta sanki her şey özetlenmişti. Baştan aşağı unuttuğu, kendi kendine sonuca vardığını sandığı birkaç problemin farklılığı üzerine yeniden düşünmeye başlamış, zamanın geldiğini hissetmişti. Yine de onu dinleyecek kimsenin olmadığını biliyordu. Korkusu bu yüzdendi.
Pencereden bakarken çalan telefonla irkildi, Bris’in çok hasta olduğunu öğrendi. Onu çocukluğundan beri tanırdı. Birlikte geçirdikleri günler geldi aklına, hayallerinin ne kadarını gerçekleştirmiş olduğunu düşündü.
Yeğenlerinden dört yaşındaki Mustafa bir gün onun için para biriktirdiğini söylemişti. Söylenen böyle bir söz ilk başta ağır bir şaka gibi gelse de çok sevindirmişti onu. “Bu küçük benim sıkıntımı nasıl da fark etmiş, kimsenin anlamadığını sandığım her şeyi o yakalamıştı, bana gösterdiği kumbarasını hiç unutamadım” demişti. Yıllar sonra Fransa’ya yerleştiğini duymuştum. Bir kaza geçirmişti, ama hiç umudunu yitirmemiş, çalışmalarını sürdürmüştü.
Onu ziyaret etmek için yola çıktı.
***
Alan W.Watts bir yerde şöyle yazar: “Alışılmış şeylerden kurtulmayı istemek onları aşağılamak değil, onlarca aldatılmaya boyun eğmemektir.” Bu sözü sürekli tekrarlamak gerekir.
***
İnsanların dıştan hiç bilgi almadan aklıyla her şeyin üstesinden geleceği, gizli yasaları sezebileceğini düşünen biriydi. Yalnızdı ve zamanının büyük bir kısmını piyanosunun başında geçiriyordu. Yıllar önce sevgilisinden kısa bir süre kopmak zorunda kaldığında, döndüğünde her şeyin değişmiş olduğunu görmüş, ne yapacağını iyice şaşırmıştı. Sevgilisi başka biriyle nişanlanmış ona da yeni bir yaşama başlaması gerektiğini duyurmuştu. Sanki Kierkegaard’ın başına gelenleri yaşıyordu. Kimden duyduğunu hatırlamıyordu ama bu filozof da buna benzer bir şeyler yaşamıştı. O da kitabını yazmak için sevgilisinden uzaklara gitmiş, aldığı bir mektupla gerçeği öğrenmişti.
Bir gün sokakta dolaşırken ona rastladı, yalnızdı ve kimseyle konuşmaya niyeti yoktu. Oysa o kadar yakındaydı ki, kaçamadı, eski sevgilisi: “On yıldan fazla sana hiç rastlamamış olmam ne tuhaf, bir ay sonra bu kentten ayrılıyorum, hiç değişmemişsin...” dedi. Önüne baktı, “demek gidiyorsun” dedi ve hızlı adımlarla yürümeye başladı. Eve döndüğünde piyanosunun başına oturdu, çok eski bir şarkısını çaldı.
Babasının bıraktığı parayla geçiniyor, kendine yetmenin sırlarını keşfetmeye çalışıyordu. Bir gün bestelerini ortaya çıkarma düşüncesini terketti, artık sokakta ona rastlamayacağından emindi.
***
Jack Kerouac yerinde durmayı sevmeyen, kendini yollara adamış biridir. Şöyle der: “Daha uzun bir yol vardı aşılacak. Ama ne tasa, yol yaşamdır.” Bazı akımları o enerjileri yaratanlar sürükler. Beat Kuşağı da varlığını bir avuç gezgine borçludur. Ginsberg, Ferlinghetti, Burroughs, Orlovsky, Corso gibi bu akımın önde gelen yazarları da Amerika’yı bir baştan bir başa dolaşırlar, yaşayıp yazmayı seçerler. Kerouac’ın örnek aldığı kişi de maceraların adamı büyük yazar Jack London’dur.
***
André Maurois: “Niçin bir turna balığına, bir sazan balığına üç yüz yıl veriliyor da Byron’a, Mozart’a yalnız otuz yıl yeterli görülüyor” diye sorar. Mehmet Güreli
Ona gönderilen küçük bir kâğıtta sanki her şey özetlenmişti. Baştan aşağı unuttuğu, kendi kendine sonuca vardığını sandığı birkaç problemin farklılığı üzerine yeniden düşünmeye başlamış, zamanın geldiğini hissetmişti. Yine de onu dinleyecek kimsenin olmadığını biliyordu. Korkusu bu yüzdendi.
Pencereden bakarken çalan telefonla irkildi, Bris’in çok hasta olduğunu öğrendi. Onu çocukluğundan beri tanırdı. Birlikte geçirdikleri günler geldi aklına, hayallerinin ne kadarını gerçekleştirmiş olduğunu düşündü.
Yeğenlerinden dört yaşındaki Mustafa bir gün onun için para biriktirdiğini söylemişti. Söylenen böyle bir söz ilk başta ağır bir şaka gibi gelse de çok sevindirmişti onu. “Bu küçük benim sıkıntımı nasıl da fark etmiş, kimsenin anlamadığını sandığım her şeyi o yakalamıştı, bana gösterdiği kumbarasını hiç unutamadım” demişti. Yıllar sonra Fransa’ya yerleştiğini duymuştum. Bir kaza geçirmişti, ama hiç umudunu yitirmemiş, çalışmalarını sürdürmüştü.
Onu ziyaret etmek için yola çıktı.
***
Alan W.Watts bir yerde şöyle yazar: “Alışılmış şeylerden kurtulmayı istemek onları aşağılamak değil, onlarca aldatılmaya boyun eğmemektir.” Bu sözü sürekli tekrarlamak gerekir.
***
İnsanların dıştan hiç bilgi almadan aklıyla her şeyin üstesinden geleceği, gizli yasaları sezebileceğini düşünen biriydi. Yalnızdı ve zamanının büyük bir kısmını piyanosunun başında geçiriyordu. Yıllar önce sevgilisinden kısa bir süre kopmak zorunda kaldığında, döndüğünde her şeyin değişmiş olduğunu görmüş, ne yapacağını iyice şaşırmıştı. Sevgilisi başka biriyle nişanlanmış ona da yeni bir yaşama başlaması gerektiğini duyurmuştu. Sanki Kierkegaard’ın başına gelenleri yaşıyordu. Kimden duyduğunu hatırlamıyordu ama bu filozof da buna benzer bir şeyler yaşamıştı. O da kitabını yazmak için sevgilisinden uzaklara gitmiş, aldığı bir mektupla gerçeği öğrenmişti.
Bir gün sokakta dolaşırken ona rastladı, yalnızdı ve kimseyle konuşmaya niyeti yoktu. Oysa o kadar yakındaydı ki, kaçamadı, eski sevgilisi: “On yıldan fazla sana hiç rastlamamış olmam ne tuhaf, bir ay sonra bu kentten ayrılıyorum, hiç değişmemişsin...” dedi. Önüne baktı, “demek gidiyorsun” dedi ve hızlı adımlarla yürümeye başladı. Eve döndüğünde piyanosunun başına oturdu, çok eski bir şarkısını çaldı.
Babasının bıraktığı parayla geçiniyor, kendine yetmenin sırlarını keşfetmeye çalışıyordu. Bir gün bestelerini ortaya çıkarma düşüncesini terketti, artık sokakta ona rastlamayacağından emindi.
***
Jack Kerouac yerinde durmayı sevmeyen, kendini yollara adamış biridir. Şöyle der: “Daha uzun bir yol vardı aşılacak. Ama ne tasa, yol yaşamdır.” Bazı akımları o enerjileri yaratanlar sürükler. Beat Kuşağı da varlığını bir avuç gezgine borçludur. Ginsberg, Ferlinghetti, Burroughs, Orlovsky, Corso gibi bu akımın önde gelen yazarları da Amerika’yı bir baştan bir başa dolaşırlar, yaşayıp yazmayı seçerler. Kerouac’ın örnek aldığı kişi de maceraların adamı büyük yazar Jack London’dur.
***
André Maurois: “Niçin bir turna balığına, bir sazan balığına üç yüz yıl veriliyor da Byron’a, Mozart’a yalnız otuz yıl yeterli görülüyor” diye sorar. Mehmet Güreli
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder