Kılıç değilsin ama, bu ölçüsüz yaralar ne? Davul değilsin; şu gürültüler ne oluyor? –Nizami
Tanrım, onları bağışla, ne yaptıklarını biliyorlar çünkü! –Karl Kraus
Graham bir kitabında, “Yemin ederim ki eğer yaşadığını görürsem, senin hayatta kalman uğruna her şeyden, hatta senden bile vazgeçmeye hazırım...” diye yazmıştı.
Vera, günlerdir bu cümleyle yaşıyordu...
Eğer Boris’in hayatında bilmediği bir şey varsa yaşamasından önemli olamazdı. İçini kemiren, haber alamadığı her şey, onun varlığıyla kıyaslanamazdı bile.
Boris’in yaşamasına karşılık rahatlıkla her şeyi bırakabileceğini düşünmek, canını çok sıkıyordu.
Böyle bir olasılığı aklından geçirmek, kendi durumunu değerlendirmesiyle, birçok cephede savaşma tanımına uygun düşüyor, onu yalnızlığından kurtarıyordu.
Ama her sabah uyandığında yanı başında beliren bu ihtimal, beynini kemiren tercih, yine de onu rahatsız ediyordu.
Hayata tutunma söz konusu olduğunda ise, diplerden, umudun mahzenlerinden esen rüzgârlar ona yardımcı oluyor, nefes almasını, harekete geçmesini sağlıyordu.
Savaşın yarattığı camsız, ölü binaların varlığı her yanı kaplamıştı.
Harabeler içinde yaşamak, tedirginliklerle, acılarla bezenmiş bir ömre bir tehdit unsuru olarak geri dönüyor, her gece duvarları sarsıyordu.
Taşların arasında uzanmış hikâyelerle birlikte dolaşırken, üzerinden atamadığı bir ağırlıkla, kendini dar Cenova sokaklarının karanlığında uzun süredir yanmayı bekleyen bir mum gibi hissediyordu.
Yaşama karşı ayrılık, savaşın, şeytanla yaymaya çalıştığı binlerce antlaşmadan sadece biriydi.
Bir yanda, o verilmiş sözün büyüsü ve kutsallığına hayranlık, bir yanda yerine getireceğinden emin olmadığı, bir büyük jeste duyulan korku vardı.
Harabelerde okunan bir tarih...
Ama endişeleri tüm benliğini sardığında, artık kilisenin duvarlarının dibinde dolaşmak yerine içeri süzülüyordu.
O kutsal anlaşmaya ihtiyacı olduğunu, yakın durduğunu, ancak bu yolla ona kavuşabileceğine kendini inandırmaya çalışıyordu.
Sadece onun hayatta kalmış olmasını dilerken, her gece aynı duayı ediyordu.
Umursamaz, uzun yıllar çarpıyordu yüzüne. O beklenmedik anda yakalandığı rüzgar gibi esiyordu odada. Engelleyemediği kötü duygular o saniyelerde yokluyor, adımlarını şaşırtıyor, aklını başka şehirlerin gettolarına gömüyordu.
Boris’i bir daha göremeyeceğine inanmak istemiyordu.
Sokaklarda ona rastlamak umuduyla durmadan dolaşıyordu.
Gizlemiyordu yorgunluğunu geceler...
Bir tek umudunu yitirdiğinden söz etmiyordu...
Ve savaş sona erdi bir sabah.
Kuşların cıvıltıları gözyaşlarıyla, kahkahalarla buluşup radyolardan önce ulaştı Cenova’ya...
Bir haber alabilmek için bir kez daha attı kendini sokaklara...
Karamsarlığını biraz olsun azaltan bir bahar günü sokakta yalnız başına yürüyor, kendi kendine konuşuyordu yüksek sesle. Çevresine bakıyor, herkesin ona bir şeyler söylemeye hazırlandığını düşünmek istiyordu.
Boris’in yaşadığını duymak istiyor, yine aynı yerlerde dolaşıyordu akşama kadar.
Otele başka bir Vera olarak dönüyor, yorgunluğunu hissetmiyordu bile...
Vera, Cenova’da kaldığı otelin odasında karışık duygular içinde uyanmıştı.
Aynaya baktığında yüzündeki çizgilerin kaybolduğunu görüyordu rüyasında...
Siyah bir gölge, çevresindeki lambalardan habersiz, kaldırımların toz bulutlarından kurtarıyor kendini, geniş bir sokağa iniyor. Merdivenleri hızla tırmanıyor, artık dekor olmaktan çıkmış iskemleye oturmuş yüzü görünmeyen birinin fısıldadığı, tılsımlı, unutulmuş ve kimseye ait olmayan bir kelimeye yöneliyor.
Duvarda yine aynı kelime karşımıza çıkıyor.
Okuyor, ama ne olduğunu aklında tutamıyor bir türlü.
Uzun bir yolculuğa çıkmış gibi, başka bir sabah da yine aynı mekânda uyanabileceğini düşünüyor.
Tren çok yavaş ilerliyor.
İstasyonların birinde, fırtınanın iyi bir başlangıç, kötülüğün abartılmış ciddiyet, mabede ulaşmanın cesaret olduğuna dair bir yazıya takılıyor gözü.
Kendi anlatımının heybetinden kaçan insanlar geliyor aklına...
M. Güreli
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder