Gözlemimizden çıkaracağımız sonuçsa şudur: İnsanlık, azdan çok yapmasını bilen bir azınlık ve çoktan az yapmasını bilen bir çoğunluk olmak üzere ikiye ayrılmıştır. -Nietzsche
Sihirbazın biri büyük bir iddiaya girmişti. Diri diri gömülüp altı ay toprak altında kalacak, sonra yine canlı olarak çıkacaktı.
Sihirbazı gömdüler. Mezar gizlice kurcalanırsa fark edilsin diye de, toprağın üstüne devedikenleri diktiler.
Üçüncü ay dolarken sihirbaz iddiayı kaybetti.
Devedikenlerini yemek için dışarı çıkmıştı.
* * *
Balıkçı yakaladığı minicik balığı sepete atmak üzereyken Balık dile geldi:
“Ne olur beni yine suya bırak. Senin işine yaramam. Zaten tanrılar balık yemez.”
“Ben Tanrı falan değilim,” dedi Balıkçı.
“Doğru,” dedi Balık. “Ama Zeus bu yaptığını duyar duymaz seni Tanrılığa yükseltecek. İnsanlar küçük balık yakalamaz çünkü.”
Ambrose Bierce’in Karanlığın Kahkahası’ndan...
* * *
Evinden ayrıldığında çok düşünceliydi. Kendini rıhtımda dolaşırken buldu. Aklından geçenleri kâğıda dökmeden önce bir daha gözden geçirmek istiyordu. Bir balıkçı meyhanesine attı kapağı. Bir şeyler ısmarladı ve yazmaya koyuldu: “Duino üzerine bir yazı yazmayı düşündüğünde, şatonun daha resmini bile görmemişti. Daha sonra Rilke’nin ilk dizeyi yakalayışına ulaştığında şöyle düşünmüştü. Bir yolculuk mu, yoksa her şeye ara verip bir sesin, bir dalganın büyüsünü yaşamak mı?
Şatonun kayalıklarına doğru uçan bir kuşun, dalgalarla yarıştığını görüyordu Rilke; öyle bir içten gürlemeydi ki dalgaların öfkesi, kuyularda öksüz kalmış bir keçi bile şarkıyı duyabiliyordu.
Bu sevimli yaratığı kim kurtaracaktı? Üç gündür aç susuz haykırıyordu kuyuda. Dalgaların seslerinin, kendi sesini bastırmasının da kurtuluşunu geciktireceğine inanıyordu. Son bir hamle daha yaptı, tüm yeteneği kuyudan dibinde onu kurtarmaya yetmiyordu. Daha ne kadar dayanabileceğini kestirmek zordu.
Rilke, prensesin kendisine ayırdığı odada ilk kelimelerin coşkusuyla müthiş bir gece yaşamıştı. Masasının başından hiç ayrılmamış, dostlarına bir tek kendisinin hissettiği, yeni bir yapıtın doğuşunu ve henüz nereye ulaşacağını kestiremediği hedefinin ipuçlarını duyurmuştu. Yazdığı mektuplar bugün de Rilke’nin sevincinin, yaratıcılığının tüm ayrıntılarını bizlere sunuyor. Ve dolaştığı yol bile ünlü bugün. “Rilke’nin Yolu”, İtalyancada “Sentiero” diye anılıyor.
...ölüm, bizden öteye dönük olan,
Bizim aydınlatamadığımız yüzüdür yaşamın...
Gerçek yaşam biçimi her iki
bölgeye uzanır, en büyük kan dolaşımı her iki boyunca...
yapılması gereken burada bırakılmış, dokunulmuş olanı,
daha geniş çemberin içine almak
gölgesiyle yeryüzünü karartan
bir öbür dünyaya değil bir bütüne, bütünün kendisine...
İşte o dolaşmalar, şatonun görkemiyle Adriyatik kıyılarının azgın dalgalarıyla sözcüklere dönüşüyor Rilke’de. İşte o günlerden birinde, birinci Ağıt’ın günışığına çıkmaya başladığı bir saatte, aykırı bir ses karışıyor o seslere...
Keçi’nin çığlıklarını duyuyor Rilke ve hemen kendini kuyunun başında buluyor; keçiyi kurtarıyor.”
Meyhaneden çıktığında yağmur yağıyordu, rıhtımın ıslak parke taşlarında saatlerce yürüdü, eve döndüğünde sabah oluyordu...
Sihirbazın biri büyük bir iddiaya girmişti. Diri diri gömülüp altı ay toprak altında kalacak, sonra yine canlı olarak çıkacaktı.
Sihirbazı gömdüler. Mezar gizlice kurcalanırsa fark edilsin diye de, toprağın üstüne devedikenleri diktiler.
Üçüncü ay dolarken sihirbaz iddiayı kaybetti.
Devedikenlerini yemek için dışarı çıkmıştı.
* * *
Balıkçı yakaladığı minicik balığı sepete atmak üzereyken Balık dile geldi:
“Ne olur beni yine suya bırak. Senin işine yaramam. Zaten tanrılar balık yemez.”
“Ben Tanrı falan değilim,” dedi Balıkçı.
“Doğru,” dedi Balık. “Ama Zeus bu yaptığını duyar duymaz seni Tanrılığa yükseltecek. İnsanlar küçük balık yakalamaz çünkü.”
Ambrose Bierce’in Karanlığın Kahkahası’ndan...
* * *
Evinden ayrıldığında çok düşünceliydi. Kendini rıhtımda dolaşırken buldu. Aklından geçenleri kâğıda dökmeden önce bir daha gözden geçirmek istiyordu. Bir balıkçı meyhanesine attı kapağı. Bir şeyler ısmarladı ve yazmaya koyuldu: “Duino üzerine bir yazı yazmayı düşündüğünde, şatonun daha resmini bile görmemişti. Daha sonra Rilke’nin ilk dizeyi yakalayışına ulaştığında şöyle düşünmüştü. Bir yolculuk mu, yoksa her şeye ara verip bir sesin, bir dalganın büyüsünü yaşamak mı?
Şatonun kayalıklarına doğru uçan bir kuşun, dalgalarla yarıştığını görüyordu Rilke; öyle bir içten gürlemeydi ki dalgaların öfkesi, kuyularda öksüz kalmış bir keçi bile şarkıyı duyabiliyordu.
Bu sevimli yaratığı kim kurtaracaktı? Üç gündür aç susuz haykırıyordu kuyuda. Dalgaların seslerinin, kendi sesini bastırmasının da kurtuluşunu geciktireceğine inanıyordu. Son bir hamle daha yaptı, tüm yeteneği kuyudan dibinde onu kurtarmaya yetmiyordu. Daha ne kadar dayanabileceğini kestirmek zordu.
Rilke, prensesin kendisine ayırdığı odada ilk kelimelerin coşkusuyla müthiş bir gece yaşamıştı. Masasının başından hiç ayrılmamış, dostlarına bir tek kendisinin hissettiği, yeni bir yapıtın doğuşunu ve henüz nereye ulaşacağını kestiremediği hedefinin ipuçlarını duyurmuştu. Yazdığı mektuplar bugün de Rilke’nin sevincinin, yaratıcılığının tüm ayrıntılarını bizlere sunuyor. Ve dolaştığı yol bile ünlü bugün. “Rilke’nin Yolu”, İtalyancada “Sentiero” diye anılıyor.
...ölüm, bizden öteye dönük olan,
Bizim aydınlatamadığımız yüzüdür yaşamın...
Gerçek yaşam biçimi her iki
bölgeye uzanır, en büyük kan dolaşımı her iki boyunca...
yapılması gereken burada bırakılmış, dokunulmuş olanı,
daha geniş çemberin içine almak
gölgesiyle yeryüzünü karartan
bir öbür dünyaya değil bir bütüne, bütünün kendisine...
İşte o dolaşmalar, şatonun görkemiyle Adriyatik kıyılarının azgın dalgalarıyla sözcüklere dönüşüyor Rilke’de. İşte o günlerden birinde, birinci Ağıt’ın günışığına çıkmaya başladığı bir saatte, aykırı bir ses karışıyor o seslere...
Meyhaneden çıktığında yağmur yağıyordu, rıhtımın ıslak parke taşlarında saatlerce yürüdü, eve döndüğünde sabah oluyordu...
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder